29 Nisan 2011 Cuma

Küçükken beni neyle besliyorlardı acaba?

Doğmamış çocuğa don biçilmez/ baby shower

 Memlekete yeni bir adet daha geldi; ''Baby Shower''. Türkçeye nasıl çevireceğimi bilemedim.En uygunu 'Bebeğime Hoşgeldin Partisi'' ama o da tam anlamını vermiyor. Bunla idare edelim. Neyse, bu ''Baby shower''dan  iki sene önce Reha Muhtar ve karısı  aracılığıyla haberim olmuştu. Bunlar bebekleri doğmadan en yakın arkadaşlarının düzenlediği bir bebek partisi yapmışlar ve fotoğraflarını da bir dergiye vermişlerdi.

  Parti şu şekilde gerçekleşiyor. Annenin en yakın arkadaşı partiye gelecekler listesini, yeri, yiyecek işini hazırlayıp insanları davet ediyor. Katılanlar da bebeğe çeşitli hediyeler getiriyorlar. Bu hediyeler annenin daha önce anlaştığı bir dükkandan da olabiliyor. Tabii en önemli husus ise bu partinin bebek doğmadan yapılması. . Bunu tekrar nereden hatırladım? Birkaç hafta  önce Suzanne konsolosluktan bir arkadaşının baby shower partisine gideceğini söyleyince, oturttum karşıma merak ettiğim tüm soruları sordum öğrendim. Sonra da bu konuyu unuttum. Birkaç gün önce baktım feyzbukumda bir arkadaşımın baby shower'da fotoları etiketlenmiş. Merak bu boru değil. En az Mesudiyeli ünlüleri merak edip gecenin onikisinde araştırmak kadar da gereksiz. Neyse, baktım fotoğraflara, Türk bir aile işte sen ben gibi . Sonra da baby shower partisine giden başka insanlar duyunca buraya yazmak istedim.

 Bu Amerikan geleneğini kolayca nasıl benimsemiş insanlar anlamadım. Bizim kültürümüzde bebek dört aylık olmadan kıyafet bile alınmaz. Eskiden anlamadığım bu adeti sonuna kadar tutuyor ve destekliyorum. Bir doğsun bakalım bebek sağlıkla, hemen donunu biçmenin alemi nedir?  Partinin gerçek sahibi gelmeden kendini baş role koymanın luzumu ne.?Üzgünüm Amerikacığım ama bu konuda beni kendi tarafına çekemeyeceksin. Ben olur da bir gün nurtopu gibi kızıl bir bebek doğurursam  ilk önce bebek mevlüdü  yapacağım.Sonra da tek tek tüm arkadaşlarımı bebek görmesine davet edip şerbet hazırlayacağım. Bildin mi?

26 Nisan 2011 Salı

Gelip kesseler canım acımayacak. Öyle bir durumdayım. Hakkımda hayırlısı olsun.

25 Nisan 2011 Pazartesi

İki resim arasındaki yedi farkı bulun!


 Pazar günü Marmara Üniversitesi'nde  Ales sınavına girdim. Onun öncesinde de bir bardak çay içeyim diye simit satan bir saraya oturdum. Kendime ıspanaklı börek ve çay alarak kenardaki masaya yerleştim. Ispanaklı börek istediğim gibi çıkmayınca çayla yetinip etrafıma bakınmaya başladım. Yan masada en fazla elli yaşlarında olan iki abi, iki resim arasındaki bilmem kaç farkı bulmaya çalışıyorlardı. Biri şöyle diyordu, 'Aha lan, tırnağı yok bunun tırnağı! Etti mi sana üç!''. Diğeri de ' Bakayım lan, nerdeymiş' diyerek arkadaşının elindeki gazeteyi çekmeye çalışıyordu. Bunları izlerken birden üzerime bir neşe geldi ve gülmeye başladım. Ayı gibi değil tabii ki, sessizce. Yani öyle bir duygu ki bir farkı bulamasalar yardımlarına gideceğim onlar sormadan. Bunlar devam ederken gazeteyi arkadaşının elinden çekmeye çalışanla göz göze geldik. Adamın  izleniyor ve hatta gülünüyor olmaktan hiç hoşlanmadığını hissettim.  Abi de hemen arkadaşının elindeki yedi farkla ilgilenmeyi bırakıp cebinden at yarışı kuponunu ve başka bir gazete çıkardı. Az evvel gördüklerini unut seni keserim der gibi bir havası vardı. Arkadaşına atlarla ilgili sorular sormaya başladı. Olayın doğallığı kaçınca benim de neşem ve ilgim dağıldı. Sessizce masamdan kalkıp sınavıma doğru yol aldım. Şimdi bir bulmaca benden. İki resim arasındaki yedi farkı bulun:)

21 Nisan 2011 Perşembe

Saat on mutsuzluğu

 İşten eve geldikten sonra mutlu oluyorum. Evi toparla, yemek yap, dışarıyı seyret.... Bu mutluluğum devam ederken bir bakıyorum  saat on olmuş. Bu dakikadan sonra içime nedensiz bir mutsuzluk oturuyor. Belki günün bitmesine az kaldığı ve yapmayı planladıklarımı yapamadığım için. Şimdi oturup da nedenini arayıp bulamama sıkıntısına giremeyeceğim. En iyisi derin bir nefes alıp onbiri beklemek. Gün bitimine bir saat kala her şeyi kabullenmiş oluyorum.

19 Nisan 2011 Salı

Boggle

  Erkek öğrencilerin eline oynasınlar diye ''Boggle' verdim. Sonra da bir köşeye çekilip izlemeye koyuldum. Bu arada bahsettiğim şey bir kelime oyunu.İlk önce harflerde dolu kutuyu sallayıp her bir harfi rastgele yerlerine oturtup kelime avına başlanıyor.. Bunlar ilk önce küpleri sıranın üstünü dökerek üst üste dizdiler. Sonra yıkıp yan yana dizdiler ve kendi  isimlerini yazdılar. Bütün bunları büyük bir sessizlik içinde gerçekleştirdiler. Arada oluşturdukları küfürlü kelimelere bakıp dakikalarca güldüler keyifle. Sonra en fazla 'göt' yazabildikleri küpleri ilk önce erkek sonra da kız arkadaşlarına gösterip daha da azıttılar. Bu arada küfürü gören her erkek ilk önce neşelendi sonra da  ortamdaki en yakın erkeğin üzerine atlayıp  bir tur boğuştu.  Kızlar görünce 'Öğretmenim bunlar sapık yeaaa'' dediler. Sessizce 'Biliyorum'' dedim. Sonra sağa sola küpleri fırlatmaya başladılar. Biri yanıma gelip bir taşın kayıp olduğunu söyledi. Tamam önemli değil, D&R 'dan yenisini alırsınız dedim, kayıp taş bulundu. Gittim oyunu topladım. Aralarından en büyüğü(17 yaş) 'Öğretmenim almayın yeaa, oynuyorduk '' dedi. Sizin deney süreniz bitti diyip aldım ellerinden. Arkamdan ''Ne deneyiymiş  yeaa, hoca kafayı yemiş oğlum'' dediklerini işiterek sınıftan ayrıldım.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Salinger

Arkadaşlar arasında gördüğüm tuhaf ötesi rüyalarla  meşhurum. Mesela sık sık babasız çocuk doğuruyor sonra da anneme  bırakıyorum bebeği. Hele tam kızımı/oğlumu kucağıma almışken ansızın aklıma gelen '' Ama bu bebeğin babası da kim?'' sorusu gerçekten beni öldürüyor. Nasıl yahu? Daha dün gece bu rüyalardan bir tane  daha gördüm. Hayır doğurduğum çocuklar da güzel oluyor; ama ben gözümü kırpmadan bırakıyorum anama. Neyse...

 Asıl bundan birkaç ay önce bir rüya gördüm. Buraya yazıyorum ki ilerde unutmayayım. Bir arkadaşımla Amerika'ya Salinger müzesine gitmişiz. Müze Amerika'da bir çiftliğin içinde ve her yerde saman balyaları var. Bu arada rüyamın rengi de sarı.( Rüyanın rengi olur mu diye sormasın hiç kimse ). Arkadaşım da Salinger'la alakası olmayan bir insan. Birden bire kendimizi müzenin kafesinde buluyoruz (rüya işte)  ve Salinger'ın eserlerine bakmak yerine kek pasta derdine düşüyor, elimizdeki son paralarımızı da birleştirip kahve alıyoruz. Salinger müzesindeki hiçbir şeyi göremedim diye kendimi yiyorken arkadaşım '' Gül yaa,  müzedeki tek eser buymuş'' diye bana yukarıda gördüğünüz fotoğrafı gösteriyor. Sonra sanki geldiğimden beri gözüm kek pastadan başka bir şey görmüş gibi büyük bir yüzsüzlükle, şikayet etmeye başlıyorum. Bir yandan da uzun uzun Salinger fotoğrafına bakmayı ihmal etmiyorum, o kadar gelmişim mantığıyla zaar . İçimdeki Salinger sevgisine ayıp olmasın diye de olabilir. Rüyanın bu kısmında uyanmış olabilirim çünkü en son hatırladığım şey o uzun bakışım.
Şimdi Salinger'ın mektuplarını, günlüklerini yayınlasalar utanmadan alıp okuyacaklar arasında ben de olurum. Bir yandan   'Acaba okunmasını istemese yok eder miydi?' gibi bir teselli içindeyim.  Yoksa yıllarca okurundan uzak kalmayı tercih etmiş bir insanın hayatına üşüşmek vallahi gücüme gidiyor.

8 Nisan 2011 Cuma

Şakalar Komiklikler

  Sevgili arkadaşım Selma Hekim bu güzel resmi neyi düşünerek yaptı, bilemiyorum ama ben çok sevdim. ''Nurtopu gibi bebek'' dedikleri böyle bir şey olsa gerek. İnsan şu resmin içine girip bu ailenin mutluluğuna dahil olmak istiyor. Selma'nın bloğuna hemen dikiz!
http://www.sakalarkomiklikler.blogspot.com/