30 Aralık 2012 Pazar

Kabulleniş.....vb

Şeytanın bacağını kırıyor muyum ne? Şu cümleyi yazar yazmaz, bu da ne demek diye kendime sordum. İnsan üç bilemedin beş hediye aldı diye mi kırar şeytanın bacağını? Bilemedim. Benim ki sadece bir temenni. Yazarsam sanki gerçekleşir gibi! Öyle çorbadan işte! Yalancıktan! Bu kafada devam edelim şimdi.
  Noel bana yaradı. Her gittiğim evde kekler börekler, hediyeler, kartlar. Hani Türklerin  ''ölümü gör bunu yemezsen'' ısrarı var ya, işte o yabancılarda Christmas zamanı vuku buluyor. Yemezsen darılırım. Bak bu özel kek, yılda bir kez yapılır. Bir yiyen bir de yemeyen pişman! Böyle böyle derken, dersler tabii ki daha da zevkli hale gelmeye başladı.

Ben de tüm öğrencilerime birer kart yazdım. İlk önce Türkçesi sonra da İngilizce çevirisi. Sonra da bu kart işini neden daha sık yapmıyoruz diye düşündüm kendi kendime. Yıllar evvel Selma'ya atmıştım Gorlitz'den, geçen bulmuş kartı tekrar okumuş. Ne güzel yazmışsın, dedi. Bana da çok iyi geliyor eski kartları okumak. Bu sene de kime yazdıysam çok mutlu oldu. Demek ki daha fazla yazıp kart atmalı.

Bu sene benim için tuhaf bir sene oldu. Kaybı ve kazancı eşit gibi.  Anladım ki bir şey olmuyorsa olmuyor. Üzülmeye, sıkılmaya kendini dövmeye gerek yok. Değiştiremiyorsun, kabullen bir anlamda. Yeni yıldan yüce bir gönül ve kabulleniş bekliyorum. Güzel bağlayamadım, ama olsun. Bu da böyle bir yazı olsun.

28 Aralık 2012 Cuma

Amerikan tarzı diyaloglar

Bir Türkçe dersi sonrası evlerimize dağılırken Amerikalı öğrencimle geçen diyalog.

M (öğrencim): Şimdi otobüse binmek zorundayım. Kendimi otobüse binerken çok tuhaf hissediyorum.

Ben: Nasıl tuhaf?

M: Ne bileyim! Çok fakir ve loosy

Ben: Aaa  neden?

M: Çünkü Amerika'da otobüse fakirler biniyor. Hemen hemen herkesin arabası var. Araban yoksa eksik bir insansın . Bu sebeple kendimi otobüse binerken çok kötü hissediyorum.Sen?

Ben: Bilmem. Bunun üzerine pek düşünmedim sanırım.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Haydi güle güle git!


   Bu yıl geçen  senelere  nazaran daha  az yazı yazdım sanırım. Bakıp da saymış değilim ama öyle bir duygu  geldi  içime. Aslında son birkaç ay hayatıma tempo getirebilecek haberler ve teklifler aldım.  Birkaç hayalimin gerçekleşebileceği şeyler;  hiç heyecan duymadım ve bunu havada kalmasın diye ben de Maya takvimine bağladım. Bunu da kimseye demedim. Şimdi yeri geldi diye söylüyorum. İnsanın korktuğu şeylerin başına geldiğini daha iyi anladım bu sene.  Sonunda ağlanıp dövünsem de  insanlığa yakışır biçimde kabullenmeye çalıştım.  Önünde sonunda yaşam devam ediyor. Benim kadar uzun bir şeylere  yas tutan da kalmadığını da vesilesiyle gözlemledim.  Canımı yakanlar oldu. Belki biraz acıttıklarım...

    İş güç meselesine gelince... Öğrencilerimi  ne kadar çok sevsem de  çoğu zaman kafayı yiyerek  okula gittiğim de yalan değil. Bu ayrı bir yazı konusu olmalı. Öte yandan Türkçe öğretmenin hep yapmak istediğim iş olduğunu anladım . Ulus sırtlarında geç yaşlarda  bir İtalyan- Fransız çifte gitmeye başladım haftada iki  kez.  Geçen hafta hasta gidince ne yapacaklarını şaşırdılar. Birinin elinde Gripin- yanlış yazmadım-  birinin elinde adaçayı bana çocukları gibi baktılar. Her gidişimde de alt katlardan biri piyano çalmaya başlıyor , üst kattan da köpek sesi…Bu ikisi ekseriyetle aynı anda başlıyor. Düet  başlayınca bi gülüşüyoruz sonra derse devam ediyoruz. Yaşlılarla süper anlaşıyorum.

   Bu sene uzaklarda yaşayan dostlarımı daha çok özledim.  Aileden, çevreden hasta haberleri almak beni düşündüğümden daha çok sarstı. Çocukluk arkadaşımla tekrar görüşmeye başladım. Bunu iyi bir haber olarak verebilirim belki. Bir grup arkadaş, Amerikalı kazığı da yedik bu arada. Hem de en Fullbrightlı’sından. Anladık ki  Amerika  kendi vatandaşına bursu verirken Türklerden beklediği  ‘fullbright’’lığı beklemiyor. Para hesabı yapsın yeter. Toplaman çıkarman  ya da üçkağıdın var mı mesela? Tamam  geçebilirsin, Türkiye’ye medeniyet  götür  der  gibi. Şu klişeyi  de çok çok özür dileyerek yazıyorum;  içimdeki çocuğun bu sene gerçekten hakkın rahmetine kavuştuğunu üzülerek izledim( Bu arada değişiklik olsun diye Hakk’ının rahmeti dedim). Bitmek tükenmez  bu kız/erkek  iyidir aslında kafası  azalarak değil birden bire bitiverdi. Onun yerini ay bu ne domuzdur aslında aldı. O baştan verilen krediler suyu çekti bir nevi.

 Yazdıklarımı şimdi okuyunca  bir olumsuzluk sezdim. Hep mi olumsuzdu be Gül, diye kendi kendime sordum. Değildi, diye de cevap verdim.  Bu  yazının bir de içinde umut dolu olanını sene bitmeden yazacağıma söz verdim kendi kendime


7 Aralık 2012 Cuma




Bu kadınların çok güzel yaşlandıklarını düşünüyorum. En kötü filmde de oynasalar içimde tatminkar bir hisle sinemadan ayrılıyorum. Kate Winslet'a şişman falan diyorlar. Bu haliyle fevkalede doğal bence. Julie Delpy dersen kırk tarakta bezi var; ama Nil Karaibrahimgil gibi deği tabii. Yaptığı her şey izlenip dinlenesi. Isabelle Huppert, Juliette Binoche için zaten söyleyecek sözüm yok. Bu kadınlara överken bile belli bir ölçüde olası geliyor insanın.

22 Kasım 2012 Perşembe

Bile bile

Bu albüm çıktığında henüz 10 yaşındaydım; ama yeşil boyalı ahşap evimizin denize bakan odalarından birinde bunu dinleyip ince ince hüzünlendiğimi hatırlıyorum. Neye hüzünleniyordum acaba? Dördüncü sınıfta çok beğendiğim sümüklü Murat'ı yaz tatilinde üç ay göremeyeceğim diye değil herhalde. Öyle anlatılmaz bir şey işte; ama tatlı bir hüzündü o zamanki. Sonradan çok daha elle tutulur sebeplerle ve karalar bağlayarak da dinledim. Güzel şarkı vesselam. Notunu almak istedim.

8 Kasım 2012 Perşembe

İntihar eden çocuklar nereye gider acaba? Perihan Mağden sormuştu bu soruyu yıllar önce. Cevabını şimdi çok daha fazla merak ediyorum. Bir sevse herkes çocuğunu. Para pul varsın olmasın; ama çocuklar öyle hassaslar ki çok çok ama çok sevilmek istiyorlar.

25 Ekim 2012 Perşembe

ÇÖZÜLÜŞ

Bayram tatili sebebiyle Ünye'ye geldim. Eski, ilk gözağrısı  bilgisayarıma oturdum, karıştırdım. Sanki benim değil de bir başkasının bilgisayarı; o denli heyecan verici, meraklandırıcı hatta abartmayı sevdiğim için kışkırtıcı . Müzikler, eskiden dinlediğim gruplar, belgeler, öyküler, çeviriler....
  Eskiden yaptığım bir şarkı sözü çevirisiyle  burun  buruna geldim; paylaşmazsam hatırı kalıcak. Başlığı Tori&Bjork. Belli ki ikisinin söylediği bir şarkı ama hiç hatırlamıyorum.


 ÇÖZÜLÜŞ…...

Uzaklardayken
Kendimi tamamlayamayan bu  yüreğim
Yavaş yavaş
Usulca
Yaşanmış serüvenler  diyarında
Kötü ruhların toplayıp götürdüğü aşkımızla
Masallar içinde
Terk etti bizi
Gitti
Geri dönmemek üzere
Asla geri gelmeyecek
 Sen
Döndüğünde
Tekrar
Baştan
Aşkımızı
İnşa etmeliyiz
En azından sevgilim
Biz
İkimiz
Tekrar


22 Ekim 2012 Pazartesi

Ne kestin koç, ne yedin hiç! Tabii ki en sevdiğim değil en çok canımı sıkan... Bir baktım ki son birkaç senemi, bu deyimin hakkını vermek için harcamışım. Bir anne tonlamasıyla ''Aferin yavrum!'' diyorum kendime. Hatta '' Elalemin çocuğu.......'' diye başlayan cümleler de kurmak istiyorum.

18 Ekim 2012 Perşembe

Bir şeyden, kişiden  umudu tamamen kesmenin de kendince ferahlatıcı ve huzurlu bir tadı var. Hatta dervişçe diyecem  de  o nasıl olur bilemiyorum; ama dudaklarımdan dökülüyor işte.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Az laf çok iş...

DELIK DEŞIK 

kirpi gibisin çocuk 
her tarafın diken 
kim elini uzatsa 
delik deşik 

üstelik 
sen de kan içindesin

ATTİLA İLHAN

3 Ekim 2012 Çarşamba

Hayat da bunun gibi işte!

Bugün koridorda nöbet tutarken, gözlüklü ve hafif tombiş bir özel alt sınıf öğrencisi yanıma geldi, tuvalet nerede diye sordu. O kadar tatlıydı ki yanaklarımı iki elime alıp biraz sevdim. Tam tuvaleti işaret edecekken çocuk küçük gözlerini irice açarak sinirle ''Seni sikerim'' dedi. O anda beynimden aşağı dökülen kaynar suların yarattığı etkiyi hatırlamak istemiyorum, detaylıca anlatmaya dilim yetmiyor. Hala niye bu kadar çok sinirlenmiş olabileceğini düşünüyorum. Öğretmenine sordum  neden olabileceğini, öğretmen anla işte der gibi gülümseyerek geçiştirdi durumu. İşte tam şu satırları yazacakken ben de benzetmenin, ajitasyonun gözüne vurup; '' Hayatta böyle değil mi be abi, çok seversen farklı şekillerde bu eylem başına gelmiyor mu?''yazmak istedim. Yazdım da... Tam olarak böyle olmasa da benzer tarafları var diyorum bu soruya cevap olarak. bu da öyle tuhaf bir şey işte.

18 Eylül 2012 Salı

Sahte bulduğun şeye ''fake'' derken, kastettiğin durumdan  daha yapay olduğunun farkında mısın? Belli ki değilsin, olsan demezsin

10 Eylül 2012 Pazartesi

Zaman oldu ziyan

Cumartesi günü eve dönerken metroya bindim. Gideceğim iki durak ama çevreyi kolaçan etmeden duramıyorum. Yanımda oturan adam cebinden hışırdatarak bir parça kağıt çıkarınca üstünde yazılanlara dikkat kesildim. Kağıdın üzerinde balık isimleri, miktarları ve fiyatları yazıyordu. Efendime söyliyeyim; tekir  yazmışlar karşısına da fiyatı. Kağıdın  en başında da şirket adı hanesinde aynen şu yazıyordu ''Zaman oldu ziyan''. Bir balıkçı şirketinin adı. Hemen cep telefonuma not aldım. Bir yandan üzerine düşünemeyecek kadar yorgunum ama vaad ettiklerini de kaçırmak işime gelmiyor. O dürtüyle hemen adamın ellerine ve yüzüne baktım anlamak için.gerçekten balıkçı olup olmadığını  Hatta bir ara bu ismi kim koydu diye sormayı bile aklımdan geçirdim. Adam listeyi uzun uzun inceledikten sonra-kimbilir kaçıncı defa bakıyordu- tişörtünün cebine katlayıp koydu. Ben de adamı incelemek içindurağa gelmeden kalkıverdim. Adam güneşten açılmış sarı saçları ve güneşten iyice yanmış pembe suratını iki elinin arasına almış düşünüyordu. Rizeli bu Rizeli dedim . Havası öyleydi. Cebinden bir dakikada en az beş tane şaka çıkaracak gibi duruyordu. Öyle kanım ısındı adama. Sonra kendimce adama duyurmadan bu güzel adlı şirkete başarılar dileyip haldur huldur indim metrodan

23 Ağustos 2012 Perşembe

Üniversite sınavından bir gün evveldi sanırım, televizyonda Pandora'nın Kutusu adlı bir programa denk geldim. Tesadüf bu ya o günkü konu da ''aşk''mış. İyi dedim, kafamı dağıtırım. Bu arada saat de on bir annem babam iki de bir yanıma gelip yatmaya zorluyorlar ''Aferim Gül! Bütün çalıştıkların boşa gidicek, devam et yavrum'' diyip huzursuz ediyorlardı. Neyse dedim, burdan güzel bir şey çıkıcak. Aşk'a falan yeni yeni uyanıyorum o dönemler. Yaşıtlarını geriden takip edenlerdenim nitekim. Çok uzatmayayım bir süre insan toplanmış konuşuyorlar. Bir de evli çift var. Bu ikisi diyorlar ki biz on sekizimizde  tanıştık, hemen evlendik ve çok mutluyuz; ama kadının suratı hiç öyle demiyor. Adam aşklarının yüceliğinden bahsederken sanki kadın bir anda çıkıp ''Beni aldatırken iyiydi'' diyecek gibi duruyordu.  Program boyunca adam konuştu durdu. Kadına az söz hakkı verildi zaten; ama ben bile on sekiz halimle kadının için için mutsuzluğunu sezebildim. Programın sonuna gelindi. Hatta sunucu sonunda üniversite sınavına girecek adaylara başarılar diliyordu ki tüm program boyunca sessiz kalan o kadın söz almak istedi. Sunucu kadın şaşırdı, ''Efendim süremiz kısıtlı bir kaç cümleyle  alalım, program bitmek üzere''dedi sıkıntıyla. Kadına döndü kameralar. Yüzü o kadar gergin ki zaman zaman gözlerinin sinirden seğirmesine engel olamıyordu. ''Ben  erken evlendim, bunla da övünemem,  gençlere tavsiyem on sekizinde evlenmemeleri. Çok insan tanısınlar.Benim kızım erken evlense kesinlikle ilk önce ben engel olurum''dedi.  Sunucu yere düşen suratını toplamaya çalışırken program bitti. Program bence zirve yapıp bitti. İngilizce ne derler 'satisfied'' bir şekilde, gittim uyudum. Üniversite sınavında da topu dikmeyi ihmal etmedim bu arada. İyi puan aldım.

14 Ağustos 2012 Salı

Deliler gibi eleştirdiğimiz herşeyden içimizde bir parça barındırıyormuşuz gibi geliyor.

12 Ağustos 2012 Pazar

Yağmurlu havalarda uçakla seyahat etmekten hiç hoşlanmıyorum. Ne yazık ki yarın da hava kapkara bulutlu ve yoğun yağmurlu olacağa benzer. Büyük ihtimal yine uçakta alakasız insanlarla muhabbet edecek, inişlerde de ellerini kollarını tutacağım; yapacak birşey yok. Dua edeyim de yanıma oturan konuşkan bir kadın olsun.

7 Ağustos 2012 Salı

Ergin Altay Türkiye'deki en iyi çevirmenlerden biri bence. Dostoyevski'yi bu kadar sevmemde onun da payının büyük olduğunu sanıyorum. İnşallah bu kadar zahmetli bir işin altından başarıyla kalktığı için hakkı olanı alıyordur.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Kendi kendime

Her kadının mutlaka kalbinin bir köşesinde sakladığı bir taciz hikayesi vardır diye düşünüyorum. Ya da bilemiyorum; çünkü bu taciz olaylarının en baş edilmezi insanın küçükken başına geliyor. Belki çok steril yaşayanların başına gelmiyordur diycem  çok da inanmadan. Tut aklında! Ben çocukluk çağlarında yaşadığım taciz vakalarının önemine  üstünden on beş sene falan geçince vakıf oldum. İlk anımsamayla başlayan  tansiyon düşmesi, depresif haller, vücudundan nefret etme halleri belli bir sonra ;ama asla hızlıca değil düzelmeye başladı.

Geçenlerde yine bisiklet bisikletli çocuklar falan derken aklıma ''dannnn!!!'' diye onsekiz yaşında yaşadığım taciz olayı geldi; ama nasıl geliş. Üniversitesi sınavını yeni kazandığım, hayatı pembe pembe gördüğüm günlerden birinde akşamüstü arkadaşımı evine bırakmaya duruyorum. Eve varmama bi on dakika kala arkamdan hızla gelen bisikletten koca bir el popomu avuçluyor. O andaki korkum, acizliğim ve en kötüsü acaba birileri gördü mü diye etrafı kolaçan edişim ve tacizcinin o gülen iğrenç suratını şu dakika bile hatırlıyorum. Korku içinde eve gidip erkenden uyuduğum da hala aklımda. Bu olaydan birkaç gün  sonra başka bir sürpriz beni bakkalın önünde bekliyormuş meğer. Bisikletli tacizci bisikletinin tepesinde bakkalın önünde oturuyor. O sinirle onu görür görmez  bisikleti nasıl yere ittiğimi hatırlamıyorum. Bi yandan da bağırıyorum salağa! O da üstüme gelip,  öyle birşey yapmadığını söylüyor ama o yüzü nasıl iyi hatırlıyorum.Neyse, bakkal çocuğu durdurunca  koşa koşa eve gidiyorum

Sonra da nasıl olduysa bunu unutuvermişim. Atlatmama rağmen de hatırlayınca biraz ter döktüm. Ha sorarsanız o tacizciyi tekrar gördün mü diye. Evet gördüm. Lüks bir siteye güvenlik görevlisi olarak girmiş. Şaka gibi.

27 Temmuz 2012 Cuma

Hayatta yaptığımız her şey sanki ana babalarımızın gözüne girmek için; en azından öyle gözlemliyorum. Seçtiğimiz iş, evlenmek için tercih ettiğimiz insanlar ki özellikle bunun üzerinde durmak isterim de kendimi yormak istemiyorum. Herkes başarısız olduğu ilişkilere bir baksın bence cevabı bulmak için. Kimin normlarına uymadığınız için o ilişki biitmiş ya da hiç başlamamış. Yaşarken pek de farkedilmiyordur gerçi de araştırmacı gazeteci ruhlu, kendini didiklemeyi seven insanlar birşekilde bunu farkediyorlardır.Ne de olsa bir yaştan sonra ki otuzdan sonraya tekamül ediyor, insanoğlu anne babasının karakterine dönüş yapıyor. Ana baba toprağıyız ne de olsa. Kesin olarak karşı çıkayamayacağız tek şey de bu. Gerçi ben dünyayı kurtardım desem , annem  yine de bundan tatmin olmayıp bana başka bir örnekle geri dönebilir. Buna da alışıyor insan tabii.

6 Temmuz 2012 Cuma

Mavi tulumlu şiir


Şimdi hepimizin arasındaki boşluktan sözediyorduk, Gül
Kurtulmaya çalıştığımız şeyden, aramızdaki iplerden.
Hepimiz mavi tulumlu çocuklardık, Gül,
Pembemavi kovalarında birbirini taşıyan.
Eğer kavrasalardı konuşsalardı duysalardı, Gül, sevgiyle.
İçlerinden çıkarıp alabilseydik çam dikenciklerini.
Ya da bakabilselerdi yıldızlara
İlk çocukluk gözleriyle, radyoyla, ayla, ayla.
Onların Y-antikorları yok, Gül, Ne dostlarını tanıyorlar ne düşmanlarını.
Yok teleskoplarının ucunda pembe gül yaprakları!
Göremiyorlar, Gül, Seni!

Lale Müldür

3 Temmuz 2012 Salı

İnsanın yaşına ve yaşanmışlıklarına göre hayranlık duyduğu insanlar ve olaylar da değişiyor. Geçen Levent taraflarında korkunç bir trafiğin içinde kaldık. Nasıl kördüğüm! Anlatmaya dilim yetmiyor. Bizim şöför indi ve iki saniye içinde herkese direktif vererek trafiği çözdü. Gördüm ki trafik zekası diye bir şey de söz konusuymuş. Malum herşeyin zekası var artık. Gerçi bu  tür analitik zekanın bileşim kümesinde de olabilir.İlginç de aslında; ortaokulda yıllarca çalıştığımız kümeler konusu sen burda karşıma çık! Olacak iş değil. Sen öğren de kenarda dursun diye boşuna dememişler.
Neyse, otobüste tabii şöföre bir goygoylar, bravolar; haklı olarak tabii. Harward'larda tarih politika okuyup, hala 'İstanbul'da beni yerler mi?'' muadilinde soru soran insandan çok daha hayranım kendisine. Fırsatı olsa bi dünyaya da el atsın isterim. O şekil yani...

18 Haziran 2012 Pazartesi

31 Mayıs 2012 Perşembe

27 Nisan 2012 Cuma

Aşağıdaki yazıyı okurken fenalık geçirdim. Tabii tekrar yazmam demiyorum, mutlaka yine öyle hissedecek, en kallavisinden yine yazıcam; ancak şu anda böyle hissetmiyor ve de bunun tadını çıkarmak istiyorum. Misal az evvel sırgan çorbası içtim, keyfim gıcır gıcır. Birazdan kendime bir Türkk ahvesi yapıp Jane Auesten kitapları içinde kaybolmak  istiyorum. Kara deliğin de yabancısı değiliz, geldiğinde yine karaları bağlarız.
 Asıl şu güzel bahar havasının insana düşündürdüklerini yazacaktım ki şu çıktı ortaya. O değil de bu milet nasıl da hasta kendine diycektim belki de..Neyse, tüm bunlar yine başka bir yazının konusu olsun. Yazıp da sinir bozmanın alemi yok. Kendi sinirimi elbette!

19 Nisan 2012 Perşembe

Kara delik!

Bu aralar insanların kendi kara deliklerini ne zaman keşfetmiş oldukları üzerine uzun uzun düşünmekteyim. Kendi kara deliğimi biraz biraz hatırlar gibiyim. Sokakta oyun oynarken üstüne düşüp sonra kalkıp yirmili yıllara kadar kendime unutturduğum cinstendi. Bu tabii ki sadece biriydi. İçine düşmeyi tercih edip uzun süre kaldıktan sonra kapandığını bile farketmedim. Farkedemediğim için de ne pahasına olursa olsun oralarda zaman geçirmenin önemini tam olarak kavrayamadım. Sonraları delik yamama konusunda çok cesur davranamadığımı hissediyorum. İlk gençlikte, kedinin pisliğini örtmesi gibi bu deliklere inip biraz kalmayı inatla reddedip, bunu günlük hayata da ''Bir daha bunu kendime yaşatmayacağım'' demekle yetinmenin, şöyle bir üzerinden geçmenin de şükür ki insanın kendine söylediği en büyük yalan olduğunu artık biliyorum. Kara delik işte! Bildiğin insanın içini oyuyor. Bir yere kadar.

17 Mart 2012 Cumartesi

Moda geçici insanlık kalıcıdır.

İnsan korkunç bir kabustan uyanınca eski ayarlarına kolay kolay dönemiyor. Hatta sormadan da edemiyor, tüm bunlar bilinçaltımda ne arıyor diye. Bu aralar Jung, kolektif bilinçaltı derken rüyalarım keşmekeş oldu. Bir Norveç'teyim  bir Newyork'ta. Neyse, bu başlık da yine bir rüya üretimi. Uyanırken mırıldanıyordum. Brrrr

11 Mart 2012 Pazar

Salinger'la ilk tanışmamız üniversite yıllarına denk geliyor. Titrek bacanak ve Gönülçelen'li yıllara yetişemedim. Gerçi o çevirilerin de hayranı çok; ancak kitabı hem orjinalinden hem çevirisinden okuduğum için rahatlıkla Coşkun Yerli'nin iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Tabii konu bu mu; hayır değil.  Salinger'ın ne kadar haklı olduğu. Hangi konuda mı? Münzevi hayata çekilme konusunda. Yirmili yaşlarda insan bu geri çekilişe bir anlam veremeden hadsizce ''bencillik'' de diyebiliyor , dedim de. Şimdi insanoğluyla tanıştıkça, bazen kendini de bir başkası için korkunç şeyler düşünürken bulduğumda da Salinger aklıma geliyor. Yıllarca sadece birkaç kişiyle görüşüp, herkesten kaçıp, kitap yazmayı bırakışı elbette sadece benim hissettiğim naifçe duygulardan kaynaklanıyor olamaz; ama bunların tetiklediğini kısıtlı sayıda röportajlarından biyografilerinden anlayabiliyorsunuz. Otuzlarımdaki Salinger'ın tadı başka, kendimce bu kaçışın nedenini daha iyi anlıyorum. Salinger hakkında kısaca yazılmış bir yazı da burada! http://www.afilifilintalar.com/salinger-bir-munzevinin-hayati

23 Şubat 2012 Perşembe

 Uzun zamandır yazamadım. Elim geldi gitti. Hatta dedim ki kendi kendime ''Madem yazamıyorum, günün önemli olaylarını ara ara not ediyim''. Mesela şu yüz nakli olayı bana tarif edilemez geliyor. Doktorun kendisine ayrı hayranım da, ameliyat edilen adamın tevekkülüne, olgun duruşuna ne demeli? Beden yaşı ondokuz, yüzündeki ifade kırklarına merdiven dayamış bir adamın duruşu. Orda önemli şeyler oluyor ama bu hadise hakkında yazacak kadar çok şey birikmedi henüz içimde. Şimdilik sadece notunu alıyorum.

 Yanlış hatırlamıyorsan Ordu'da böyle yaşadığı her günün hava durumunu not alan bir adam vardı. Şimdi bu  adama , sen bu hava durumlarını not mu alacaksın dedi. Sanmam. Bazı şeyler doğuştan geliyor insanın üstüne. Sanırım sonradan meteroloji el koymuştu bu adamcağızın defterlerine.


Neyse, bunu anlatmak için basmadım yeni kayıt bağlantısına. Esasen hicap duyduğum bir olayı anlatmak istemiştim. Bir ya da iki hafta önce arkadaşlarla konuşurken Kerim bana ''Hiç aşık oldun mu?'' diye sordu. İşte ne olduysa o dakikada oldu. Bunun cevabını vermeye çalışırken duyduğum hicap, gazetede bir insanlık suçunu okurken hissettiklerimle aynıydı. Kendi içimde o esnada şu soruları cevaplamaya çalışıyordum. Evet, o sırada heyecan duymuştum, aşık olmuştum; ancak şimdi o durumu ve o adamı değerlendirdiğim zaman, elbette ki şu anki duygularımla, kendimi Miloseveç gibi birini sevmiş hissediyordum. İçte içe kendi kendimi dövüyor, aramızda geçen hiçbir güzel şeyi anımsayamıyordum. Ah tabii bir de gözyaşlarını hatırlayınca, kafamdaki adamın görüntüsü dili dışarda bana bakan bir aptalın resmine benziyordu.

 Özetlemem gerekirse, içimde tüm duygularım bitip karşımdaki adamı sisi kalkmış bir ada gibi çıplak gözle görmeye başlayınca içimdeki tek duygu duymuş olduğum hicap oluyor

14 Ocak 2012 Cumartesi

10 Ocak 2012 Salı

7 Ocak 2012 Cumartesi

Sensin küçük!

Hayatım boyunca ufak şeylerden zevk almayı bilen bir insan olmak istedim; oldum da. Geçen haftalarımı bir gözden geçirdim de kıçımın üstüne oturup tüm küçük detayları unutmuşum. Şimdi yazarken de küçük demek tuhaf geldi. Ne yani hep elimin altında oldukları için mi küçükler? İnsana yaptığımızın aynısını eşyaya da mı yapıyoruz yani? Büyük zulüm.

Neyse, odam olmuş bir çöplük. Sabahleyin geç bir kahvaltı yapıp ve Seinfeld izleyip baktım icabına. İnce ince silip tüm biblolarımı, resimleri, kitapları yerlerine yerleştirdim. Telefon konuşmaları, mesajlaşmalar falan...Küçük şeyler diyebilir miyim ki şimdi bunlara? Sanmıyorum.

Kendime güzel bir Türk kahvesi yaptım. Yeni aldığım şeyleri ütüledim, dolabıma yerleştirdim. Masamı topladım. Yeni doğum yapan bir arkadaşımı aradım. İstanbul'da yaşadığım hayat hakkında kısa bir bilgilendirme yaptım. Ünye'dekinden tabii ki çok daha iyi ve sanki her yer Ünye'den daha ferah dedim. Ama orası da memleketim, köklerimin bağlı olduğu yer. Önemsiyorum bunu 'yu da eklemeyi ihmal etmedim.

Şimdi akşam dışarı çıksam mı çıkmasam mı'nın hesabındayım. Herşey o kadar huzurlu ve büyük ki bırakamıyorum

6 Ocak 2012 Cuma