18 Şubat 2016 Perşembe

Anasının kızı

Annem filmleri ve dizileri oldum olası çok sever ve takip eder. Az evvel yine büyük bir dikkatle televizyondaki süper pembe Türk dizisini izlerken dedi ki,'' Valla benim bu dizilerden anladığım seviyorsan belli edeceksin'' Anneme bak! O bile anlamımış durumu. Aklım hala beş karış havada geziyorum. Hiç de anasının kızı değilim besbelli.

28 Ocak 2016 Perşembe

Bir Hindistanlı, bir Finlandiyalı,bir Türk

Bu üçlü eminim çok olmasa da bir yerlerde bir araya geliyordur. Uluslararası çalışan şirketlerde  bu gayet mümkün görünüyor; ama İstanbul'da şirketin birinde bir Türk'ün ikisine Türkçe öğretmeye çalışması sık sık karşılaşılan birşey değildir. Çoğu zaman yaşadıklarımızı komik buluyorum. Laz fıkrası gibiyiz. Aslında komik mi değil mi bilemiyorum. Bu işe başladıktan sonra ortaya çıkan farklılıklar benim için bir komedi unsuru oldu çıktı. Türklerin de içini  rahatlatmak isterim; biz Türkler herşeyde orta kararız. En azından özel hayata saygı konusunda bir Hindistanlıları geçemiyoruz. Gerçi şimdi neye göre de demek istiyorum. Bir defasında İnglizce bir kadına bu akşam ne yapıyorsun diye sorduğumda kadın kalp krizi geçirecekti. O kadar zorlandı ki cevap verirken. Yaptığı da hatırladığım kadarıyla eften püften birşeydi. Hatta bana da sanki nispet edercesine, bak senin özel bölgeni nasıl da aşıcam dercesine  aynı soruyu sormuştu. Nereden anladım nispeti derseniz, bir şekilde anladım işte; gözlerinden diyelim geçelim. Neticede şunu demek istiyorum ben istemeden kadının sınırlarını  aştım üstelik çok dikkat etmeme rağmen.

Bu Finlandiyalı ve Hintliyle olayımız çok farklı. Finlandiyalı'nın Hintliyle benim gevrekliğimize ulaşması için bin fırın ekmek yemesi lazım. Benim de Hintli'ye yaklaşmam için bu konuda aynı yollardan yürümem gerek. Geçen ders yaptığımız ofiste  ses olunca ikisine dedim ki; bu konuda ne yapabiliriz? Bir çözüm bulsak? İkisi de yüzüme ağzında yaprağı sıkışmış koala gibi baktılar. Sonra Hintli gevrekçe bu kabul edilebilir bir şey değil dedi. Finlandiyalının ne dediğimi idrak ettiğini sanmıyorum bile. Koala gibi baktı suratıma bir yirmi saniye.

En son bu hafta  Finlandiyalı derse gelemedi. Hintli'ye dedim ki bu açık ofislerde insan rahatsız olmuyor mu? . Nasıl yani, diye sordu. Hani bazen kimseyi görmek istemezsin ya, dedim. Niye istemeyesin ki dedi. Dedim ki olur ya, o gün canın sıkkındır, kimseyle göz göze gelmek istemezsin. Yoo dedi. Hatta ağzının içinden çok saçma dedi. O kısmını duymazlıktan geldim. Ders bitince beni çıkışa götürürken başka bir kapıdan içeri sızdı. Baktım beni, gel gel diye çağırıyor. Finlandiyalının odasına girmiş. Çocuğun gözler fal taşı gibi açılmış ve nasıl olup bizim böyle odasına sızdığımızı anlamaya çalışıyor. Soru soruyoruz anlamıyor, tekrarlatıyor. Detaya girmiyeyim anlıyorsun bir şekilde sınırı aştığını. Tabii ben anlıyorum. Hintlinin anlamadığından eminim. O da anlıycak bir gün benim gibi farklı ülkelerin farklı yaşam biçimleri özel hayata bakışları var. Aslında bir yandan da acıdım çocuğa. Tıpkı bana okulda bu saate kadar ne diye evlenmedin diye sorulması gibi diyicem ama onu bile şükrolsun geri pasa atıyoruz. Beni görünce de bu sefer derse katılamadım özür dilerim falan diye diye kalp krizi geçirme boyutuna geldi. Hintli en son baktığımda gevrek gevrek kimsenin iplemediği şeyler konuşuyordu.

19 Ocak 2016 Salı

Yalnızlıkla barışmak...

Geçen haftalar o kadar yoğun geçti ki fiziksel olarak bir dakika bile yalnız kalamadım ve buna çok ihtiyacım vardı. Şimdi düşününce belki yalnız kalmak değil de durmaya ihtiyacım vardı; bedensel olarak. Okuldan geldikten sonra , yemek yiyor, bulaşıkları boşaltıp yeniden diziyor, makineye çamaşır atıyor ve yemek yoksa yapmaya girişiyordum sonra da özel derse koşuyordum. Oturursam kalkamayacağımı da bildiğim için durmak istemiyordum. Bedenimi çok zorluyordum ama hareket halindeyken hiç yorulmadığımı hissetmek harika bir histi. Daha çok hareket etmek, bedensel kuvvetimi daha verimli kullanmak istiyordum. Tüm bunlar bitip durduğum zaman da tekrar yerimden kalkamıyordum. Bu sırada beynim ne yapıyordu? Beynim sürekli sürekli düşünüyor, sürekli hareket halindeki ağzıma direktifler yolluyordu; durmamacasına... Arada da bana ne kadar yalnız olduğumu fısıldıyordu. Bunu hep yaptığı için uzak olmadığım ama beni rahatsız eden  bir his.Ama son zamanlarda bana da başka bir his ve barış geldi. Neredeyse çocukluk yıllarımdan itibaren çok yoğun hissettiğim bu duyguyla barış imzaladım; nasıl yaptım bilmiyorum. Şüphesiz ki birdenbire değil, yine sürekli konuşarak.Şunun gibiydi ; koşup bir yerinizi yaraladığınızda yara tazeyse hep kontrol edersiniz ya, o hesap. Şu son zamanlarda yaranın hep orada olduğunu biliyorum ama kontrol etmiyorum. Yara aklıma gelmiyor. Barışmış hissediyorum.Acımıyor. It doesnt hurt

5 Kasım 2015 Perşembe

Hayaller Nakata gerçekler Yugo bile değil:)

İsmi lazım değil uluslarası bir şirketin  çalışanına ders vermeye gittim çarşamba günü. Neyse kapıdan beni aldı asistanı yukarı çıkardı. Tam adamın odasının önündeyim içeri giricem elim ayağıma dolaştı. Niye dolaştı? Yugo'nun  aynısı diyebileceğim bir adam gülerek dışarı çıkıyordu. Oracıkta bayılıcam zannettim. Hatta öğrencim ;' Hey Gül, are you ok?'' demesiyle kendime yine de gelemedim. Niye bu kadar heyecan yaptığımı da anlayamadım. Yugo'nun kendi fotosunu koyacak değilim görsel olarak ama birkaç tane beğendiğim Japon beyefendi ekliyeyim:)


12 Ekim 2015 Pazartesi

Peynir hikayesi

İnsanların hayatlarında ilkokul çok mühim, adı üstünde ilkokul. Aile ve sokak dışında ilk kez kendi kendine sosyalleştiğin çok olmasa da kendince kararlarını verdiğin bir yer. Kuralları öğreniyorsun, sınıf başkanı seçiyorsun, tuvalet için izin almak gerektiğini anlıyor ve yavaştan para nasıl kullanılır, neler alabilirsin, para üstü almak gibi gündelik işlerle haşır neşir olmaya başlıyorsun. Benimm ilkokuldan önce bir de anasınıfı maceram oldu. Benim için gerçekten bambaşka bir dünyaydı. Güzel yazı yazdığı ve resim yaptığı için aferin alan çocuklar... Ben neden aferin alamıyorum acaba diye düşündüğümü ve bunun için çok çaba sarfettiğimi hatırlıyorum. Ve her sınıfta istisnasız olan parlak birkaç çocuk. Bizim sınıfta biri kız biri erkek olmak üzere iki tane vardı bunlardan. O zamanın imkanlarıyla küçük tahta masalarda oturur ve öğretmenin selelerin içinden döktüğü çoğunun boyası dökülmüş leş oyuncaklara talim ederdik. Bir bebek de mi olmazdı? Yoktu açıkçası. Artık o dökülme esnasında kimin önüne ne gelmişse onunla oynar dururdu. Kimsenin hep de aynı oyuncak yeter artık diye şikayet ettiğini de hatırlamıyorum. Sonuç olarak ben etmiyordum. Şu parlak çocuklar meselesine geri dönmek istiyorum aslında. Niyeyse hepimiz bu kisiyle oynamak istiyorduk. Önüme kazayla boyası daha az dökülmüş olan tahtadan ne idiğü belirsiz şey geçse hoopp Buket elimden alırdı. Sesimi çıkaramazdım. Kimse de çıkaramazdı. Bahçeye oynamaya çıktığımızda Fırat -diğer parlak olan- koşar tüm kızlar yakalamaya çalışırdı. Herkes kendisine aşıktı. Başka erkek mi yoktu? Ben de aşıktım ama yalan da söyleyemem şimdi .Ben onu yakalamaya çalışmaktan çekinir, sevdiğim belli olmasın diye uzaktan izlerdim. Okuyan abarttığımı düşünür ama gerçekten de öyleydi. Aşırı utangaçtım. Çok hızlı koşuyordum ve çocuğu gerçekten yakalarsam ne yapacağımı bilemiyordum. O sebeple uzaktan dikizliyor kendi kendime takılıyordum. Bu iki çocuk neden o zaman o kadar parlaklardı sınıfın geri kalanı sinmişti gerçekten bilemiyorum. Yıllar sonra ikisinin de gelişimini uzaktan izledim. Biri yıllarca ailesinin baskısında kaldıktan sonra rest çekip istediği kızla evlenebildi. Diğeri de üniversitede iki sene sınıfta kalsa da Türk aile yapısının gereklerini yerine getirip çoluk çocuğa karıştı. Yakın olsam o dönemden neyi hatırladıklarını sormak isterdim. Şu satırı da yazınca kendimi manyak gibi hissettim aslında. Babamın deyimiyle osur osur ipe diz. Yine de bu anının yokuş aşağı da gitmesini istemiyorum:) Bari şu anektodla bitireyim; Fırat , yani sınıfın diğer parlak çocuğun ebeveynleri okula çok sık gelirdi. Kahvaltısı bitmiş mi, terlemiş mi, su içmiş mi.... Bir gün en son ikimiz kaldık kahvaltı masasında. Belli ki kahvaltımızı bitirememişiz. Bunun başında var üç kişi; annesi, öğretmenimiz ve bizle ilgilenen ablalardan biri. Peynirini yesin diye hikayeler anlatıp duruyorlar. En son bu ablalardan biri şu hikayeyi anlattı. Bu peyniri yemezsen gelir seni akşam yer. Bunu devam da ettirdi. Kadın resmen bir korku hikayesi yazıyordu ve kimse sen ne yapıyorsun demiyordu.. Ben de peynirimi yememiştim ve ne yaptım biliyor musunuz? Çantadan peynirimi alıp gizli gizli gözyaşı dökerek yedim. Çok korkmuştum. Fırat ne yaptı? Yemedi, kanmadı manyak kadına...Belki de çocuğun pasparlak oluşu bundandı. Ne bileyim?

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Köpekçilik'e bir giriş!


Herşey kuzenimin köpeği Kurt'un kaybolmasıyla başladı. Lakin müşfik bir Alman kurdu olan kızımız bir gece korumakta olduğu villanın kapısından sessiz sedasız kaçırılmıştı. Aslında bu işin sessiz sedasız olmasına da herkes şaştı; çünkü kurt tanıdığı insanları görünce bile hav havlarıyla yeri göğü inleten bir kızdı. Günahını da almayayım, affedersiniz 'köpek' diye dosta düşmana bağıracak değil. Belli ki ona sadece tanıdıklara havlatmak öğretilmişti. Kuzenimin karısıyla aram biraz açık olduğu, kuzenim de zamanla kendi karısının hal ve hareketleriyle hayata uyum sağladığı için minik prensesimizin kaybolmasından geç haberim oldu. Daha önceden haberim olsaydı biraz üzülür ve ilk önce kuzenimin annesi olan teyzeme bir geçmiş olsun telefonu açar, kızımızın ne de tatlı olduğundan dem vurabilirdim; ama Kurt kaçıralı nerdeyse iki hafta olmuştu. Kuzenim polislere haber vermiş, onlar da bir köpek mafyasından bahsetmişlerdi. Ünye'de şaşılacak şey değildi; kısa sürede adını 'mafya-mufya' ile duyuran bir ilçe konumunda istek ve gururla il olmayı bekliyorduk senelerdir.

Hayatta kendi sorunlarımı es geçer arkadaşlarımınkini çözmeye bayılırım. Bu özelliğim annemden bana mirastır. Biz ailecek biz kendimizi sevmeyelim ama başkaları bizi bizden de çok sevsin diye didinir uğraşırız. Bunun imkansızlığını her kitapta okur ama yine de ikna olmayız. Bu da bizim tabiatımız. Kurt için ne yapabileceğimi düşünürken aklıma tabii ki öğrencilerim geldi. Onlar beni bu durumdan kurtarabilirler, bana yardım edebilirlerdi. Hiç biri günahları kadar insan sevmezler ama köpeklere taparlardı. Koşa koşa 7-G sınıfına gittim ve durumu anlattım. Sınıfta ağzımı açıp 'Alman Kurdu ' dememle herkes parmağını kaldırdı. Aslında daha olayı bitirmemiştim ama biliyordum ki bu maceraları dinlemezsem, içlerinde bir sevgi uyandıramazsam bana yardım etmeyeceklerdi. Sırayla köpeklerinin isimlerini, nasıl yıkadıklarını, uyuz köpeğe ilaç alıp nasıl tüylerine sürdüklerini uzun uzun anlattılar. En ilginci okula para getirmeyen öğrenciler günde üç milyona köpeklerine kasaptan pişmiş et alıp yediriyorlardı. Anladım ki okulda belki insan sevgisi veremiyorduk ama aşıladığımız köpek sevgisi tartışılmazdı. Köpek deyince her bir göz ışıl parlıyordu. İşi gücü bırakmış köpekli maceralara dalmışken dersin otuz dakikasını yemiştim. Olsun bir dersim daha vardı ve bu kez ben konuşacaktım. Derdimi anlattım. Bütün sınıf parmaklarını tek bir yöne işaret ederek Suat'ı yani nam-ı değer 'köpekçi'yi gösterdiler. 'Köpekçi de ne demek ki?'' diye sordum. 'Öğretmenim, bu çocuk boş zamanlarında barınakları geziyor, sağdan soldan köpek topluyor' dediler. Evet ben doğru adresteydim. Suat yani Köpekçi ayağa kalkıp agresif el kol hareketleriyle ve kısa boyuyla Danny Devito'nun Hollywood fimlerinde uzun boylu oyuncuların içinden canhıraş sıyrılması gibi öne çıktı. Sırasıyla bana köpeğin rengini ve en önemlisi adını sordu. Köpekçi bu işi ciddiye alıyordu. Sonra yanıma kadar gelip kulağıma sınıfta bir köpekçi daha olduğunu ve birkaç gün önce yanında bir Alman kurduyla geziyorken görüldüğünü söyledi. Şansa bakın ki diğer köpekçi tam öğretmen masasının önünde oturuyor ve büyük bir sessizlik içinde tek kelime etmeden bizi dinliyordu. Suat'ın kulağıma dediklerini duydu ve hızla sırasından kalkarak 'Öğretmenim bendeki değil 'dedi. Sınıf karışmıştı ve uğultudan kendi sesimi duyamıyordum. Herkes ön sıralara geliyor ve köpeğin birden bire sahnelere çıkan yeni köpekçi Uğur'da olduğunu söylüyordu. Uğur daha fazla baskıya dayanamayarak sokakta bir Alman kurdu bulduğunu ve evlerinin önünde baktığını söyledi. Bu sırada Suat bana kendisinin iyilik sever bir köpekçi olduğunu, Uğur'un ise köpek dövüştürdüğünden bahsediyordu. İyi köpekçi Suat kötü köpekçi Uğur'du. Ertesi güne Uğur köpeği getirecek ve kuzenime gösterecekti.

Aynı gün bütün okul kayıp köpek maceramı duymuş yanıma gelip sokakta gördükleri kurt köpeklerinden bahsediyordu. Yorulmuştum! Zaten ben bu işi profesyonelce yapan iki öğrenci bulmuştum bile. Boş zamanında baraka gezen bir çocuktan bana hayır gelirdi.

Ertesi gün anneme kuzenimi aramasını ve saat tam 14.00'de okula gelmesini söylemesini istedim. Ailede bir telefon trafiği ve mutluluk zinciri oluştu. Aynı günün sabahı kuzenim arayarak okula geleceğini ama toplantısı olduğunu ve bu nedenle köpek getirilince aramamı söyledi. Ben de ona umuda kapılmamasını o
olmayacabileceğini söyledim. Şans bu ki dersin yine 7G'ye idi ve Uğur gelmemişti. Çocuklar ''Öğretmenim siz korkmayın biz köpeği alır getiririz'' dediler. Zaten Uğur dün arkamdan ''Banane oğlum ben köpeğimi kimseye vermem'' demişti arkadaşlarına ve bana da hemen bu sözler ulaştırılmıştı. Uğur'un kankası da dün köpeği 'Kurt' diye çağırdıklarını ama hiç oralı olmadığını söyledi. Son ders Suat yanıma gelip ne olursa olsun, çalmak pahasına da olsa o köpeği bana getireceğini söyledi. Saat birbuçukta dersteydim ki müdürün telefonuyla irkildim. Beni aşağıya odasına çağırıyordu. Müdür Bey kolay kolay çağırmazdı odasına. Müdür beyi seviyordum; ama aynı zamanda içimde saygıdan da gelen bir çekinme korkma vardı; şimdi yalan söyleyemem. Ben hızla sınıftan çıkarken, dördüncü sınıf öğrencilerim ''Hayırdır öğretmenim, ne oldu?'' diye soruyorlardı.
Kuzenimin babası yani eniştem, müdür odasında oturmuş bir huşu içinde neskafesini yudumluyordu. Olay örgüsünde bir kişi daha eksikti tamam şimdi o da eklendi diye geçirdim aklımdan. Müdür Bey'e olanları eniştem tam anlatamamıştı anlaşılan ki gerçekten kötü bir anlatma yeteneği vardır, müdür bana sordu. Ben de baştan sona anlattıktan sonra müdür gülerek ''Hocanım bu köpekçilere sen de mi uydun?'' diye sordu. Aman Allahım köpekçileri müdür de biliyordu.Utanmıştım. Hem köpekçileri daha önce bilmemekten hem de müdürün 'Sende mi.....' diye söze başlayışından. Aslında müdür beyin köpekçileri bilmesi doğaldı. Birkaç kez kolunu kaldırıp taş atar gibi yaparak Suat'ın yanlışlıkla okula giren köpeğini dışarı çıkarıp korkutmuşluğu vardı ve köpekçi efsanesini bilmesi doğaldı. Hızla koşarak sınıfa çıktım. Sınıfa girmemle bütün sınıfın parmak kaldırması bir oldu. Ben söz hakkı vermeyince bu kez de hep bir ağızdan konuşmaya başladılar; ''Öğretmenim! Siz sınıftan hızla çıkınca Uğuralp; 'Bu öğretmen kafayı yemiş'' dedi'' diyerek bu sözleri bana koro halinde ilettiler. Uğuralp de okul kitabında kendince kafayı yemiş bir dünya resmi göstererek bana değil dünyaya söylediğini iddia etti. Benim gerçekten çok gülesim geldi ama bunu Uğuralp'ın yanına bırakırsam olayların sonu gelmezdi. Uğuralp'e yaptığının yanlış olduğunu anlattım ki aslında umurumda da değildi en azından o esnada. Aklım Kurt'daydı çünkü. Zil çalar çalmaz aşağıya eniştemi almaya gittim. Neskafesini bitirmediği için koşa koşa okul kapısına giderek çocuklara bakmaya gittim. Henüz gelmemişlerdi ama orda benimle birlikte onları bekleyen olayla alakasız en azından bir yirmişbeş çocuk vardı. Allahım inanılmazdı hepsinin nasıl haberi olmuştu? Biri çıkarak ''Öğretmenim biz de köpekçiyi bekliyoruz, gelince haber veririz'' dedi. Koşarak okula döndüm ve eniştemi aldım. Onunla çocuklar eşliğinde kapıda biraz daha bekledik ve uzaktan köpekleri eşliğinde çocukların geldiğini gördük. Suat'ın yanında Çakır ve Polat( köpeklerin isimleri) vardı. Uğur'un yanında ise kurt denemeyecek en azından Alman kurdu olamayacak kadar zayıf ve heybetsiz bir köpek vardı. Bir yanda ortalıkta havlayan bir sürü köpek ve yaşları oniki-onüç yaşlarında olan çocuklar gezmeye başladı. Uğur köpeği getirip 'Öğretmenim bu mu köpeğiniz ?' diye sordu. Bu sefer eniştem bana dönerek ''Bu ne böyle, sen Kurt2'u tanımıyor musun, bu kurt köpeği degil ki!'' diyerekten bana kızdı. Köpeğinin bizim olmadığını anlayınca Uğur rahat bir nefes alıp onu idareye verip vermeyeceğimi sordu. Bu esnada ortalık iyice karışmıştı ve öğrenciler bana aslında Uğur'un köpeği getirmeyeceğini zorla getirdiklerini söylediler.
Bu sırada Suat, Çakır ve Polat'ı zorla idare ediyordu ve evine dönerken eniştemden kayıp köpeğin fotoğrafını istedi. Eniştemin gözüne girmişti cevval köpekçi ve koca bir aferim aldı. Sonra, sonrası hepimiz sessizce evlerimize dağıldık.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Haydar Hoca.

Geçen salı lise resim öğretmenimin ölüm haberini tabii ki facebook'tan aldım. Bir arkadaşım sayfasında paylaşmıştı. Ölüm haberini okuyunca  üzüldüm ama daha çok tebessüm ettim. Hayda Hoca cidden farklı bir hocaydı. Çok samimiydi. İçinden o anda ne gelirse... On dört yaşındaydık. O zaman anlattıklarını, bir nevi bizimle dertleştiğini 35 yaşımla ancak anlayabiliyorum. Çok genç yaşlarda Alman bir kadınla evlenmiş, boşanmış ve geriye şiddetle özlediği ama karısının görmesine müsaade etmediği Aycan kalmıştı. Şimdi bile çocuğun adını anımsamam çok tuhaf . Demek ki her derste artan bir özlemle uzun uzun oğlunu dinliyorduk. Mesela sınıfın en güzel kızıyla ilerde Aycan'ı tanıştırıp evlendirme hayalleri kuruyordu Haydar Hoca. Şaşırıyorduk besbelli; böylesine ne düşündüğünü hatta kurduğu hayali oracıkta söyleyen bir öğretmeni hiç görmemiştik. Sabah derslerini ağır içip uyanamadığından öğleden sonraya almışlardı. Şimdi öğretmen olarak bakıyorum da böyle bir durumu hiçbir müdür tasvip etmez. O etse veliler etmez.Toleranslı zamanları olmuş bu ülkenin. Giyimine çok özen gösterir beş lira vermeyeceğiniz gözlükleri '' Buna verdiğim parayı tahmnin edemezsin canım benim''  derdi. Hep canım benim derdi. Öğle arası bahçedeki öğrencileri içeri almadan önce yüksek sesle 'Tünaydınnn'' derdi. Karşılığında tüm okul yüksek sesle karşılık verirdi. Okulda hiçbir öğretmenin tünnaydınına böyle karşılık verilmezdi. Haydar Hoca'nın koltuklarıının kabardığını hissederdik, yan gözle diğer öğretmenlere ''gördünüz mü?'' der gibi bakışını da. Takdir görmeyi, güzel yemeyi,içmeyi, müziği,şiir okumayı da çok severdi. Güzel klarnet çalar,şiir yazar ve okurdu. Bir gün nerdeyse tüm Ünye'ye Siyaset Meydanı'na çıkacağım izleyin dedi. Gerçekten çıktı da. Program boyunca hiç konuşmayıp gecenin bir buçuğunda tüm stüdyo boşaldıktan sonra ''Aşık Haydari'' olarak anons edilerek... Bana hep ''Gül canım benim, sen çok semptatik bir kızsın. Yurt dışına gitsen seni hiç yadırgamazlar''derdi. Karakaşlı karagözlü yakışıklı bir adamdı. Yadırganmış mıydı acaba? Mutlaka bunları da anlattı ama anımsayamıyorum. Böylesine kendini ifade etmeyi seven bir insanın oralarda yaşaması çok kolay olmamıştır. Öldüğünü öğrendiğimde facebook'tan aradım, hesabını buldum. Yeniden evlenmiş, çocuğu olmuş ve anladığım kadarıyla Aycan'la da buluşamamış. 1994 yılı hatta onun öncesinden beri olan bir evlat özlemi... Hatta Şubat'ta Aycan ölücem hissediyorum gel artık da yazmış... Buralar tabii işin magazini ama üzüyor insanı.Velhasıl kelam, Haydar Hoca'nın okuldan ne zaman ayrıldığını bile tam olarak hatırlayamadım düşününce. Sadece en son lunapark işletmeciliği yapıp başını mafyayla belaya soktuğunu ama onları da bir şekilde yola getirdiği hayal meyal aklımda. Bir öğretmen olarak ölümümün öğrencilerimde de  gülümseme yaratmasını isterim, çok özel bir durum bence. Ne kadar iyi olursa olsun bir öğretmenin sevilmesi hatırlanması, özel olduğunun anlaşılması çok zor oluyor. Ben de o kadar hocamın içinden sadece bir insana bunu hissediyorum.Huzur içinde uyur inşallah.