Aşağıdaki yazıyı okurken fenalık geçirdim. Tabii tekrar yazmam demiyorum, mutlaka yine öyle hissedecek, en kallavisinden yine yazıcam; ancak şu anda böyle hissetmiyor ve de bunun tadını çıkarmak istiyorum. Misal az evvel sırgan çorbası içtim, keyfim gıcır gıcır. Birazdan kendime bir Türkk ahvesi yapıp Jane Auesten kitapları içinde kaybolmak istiyorum. Kara deliğin de yabancısı değiliz, geldiğinde yine karaları bağlarız.
Asıl şu güzel bahar havasının insana düşündürdüklerini yazacaktım ki şu çıktı ortaya. O değil de bu milet nasıl da hasta kendine diycektim belki de..Neyse, tüm bunlar yine başka bir yazının konusu olsun. Yazıp da sinir bozmanın alemi yok. Kendi sinirimi elbette!
27 Nisan 2012 Cuma
19 Nisan 2012 Perşembe
Kara delik!
Bu aralar insanların kendi kara deliklerini ne zaman keşfetmiş oldukları üzerine uzun uzun düşünmekteyim. Kendi kara deliğimi biraz biraz hatırlar gibiyim. Sokakta oyun oynarken üstüne düşüp sonra kalkıp yirmili yıllara kadar kendime unutturduğum cinstendi. Bu tabii ki sadece biriydi. İçine düşmeyi tercih edip uzun süre kaldıktan sonra kapandığını bile farketmedim. Farkedemediğim için de ne pahasına olursa olsun oralarda zaman geçirmenin önemini tam olarak kavrayamadım. Sonraları delik yamama konusunda çok cesur davranamadığımı hissediyorum. İlk gençlikte, kedinin pisliğini örtmesi gibi bu deliklere inip biraz kalmayı inatla reddedip, bunu günlük hayata da ''Bir daha bunu kendime yaşatmayacağım'' demekle yetinmenin, şöyle bir üzerinden geçmenin de şükür ki insanın kendine söylediği en büyük yalan olduğunu artık biliyorum. Kara delik işte! Bildiğin insanın içini oyuyor. Bir yere kadar.
18 Nisan 2012 Çarşamba
6 Nisan 2012 Cuma
17 Mart 2012 Cumartesi
Moda geçici insanlık kalıcıdır.
İnsan korkunç bir kabustan uyanınca eski ayarlarına kolay kolay dönemiyor. Hatta sormadan da edemiyor, tüm bunlar bilinçaltımda ne arıyor diye. Bu aralar Jung, kolektif bilinçaltı derken rüyalarım keşmekeş oldu. Bir Norveç'teyim bir Newyork'ta. Neyse, bu başlık da yine bir rüya üretimi. Uyanırken mırıldanıyordum. Brrrr
11 Mart 2012 Pazar
Salinger'la ilk tanışmamız üniversite yıllarına denk geliyor. Titrek bacanak ve Gönülçelen'li yıllara yetişemedim. Gerçi o çevirilerin de hayranı çok; ancak kitabı hem orjinalinden hem çevirisinden okuduğum için rahatlıkla Coşkun Yerli'nin iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Tabii konu bu mu; hayır değil. Salinger'ın ne kadar haklı olduğu. Hangi konuda mı? Münzevi hayata çekilme konusunda. Yirmili yaşlarda insan bu geri çekilişe bir anlam veremeden hadsizce ''bencillik'' de diyebiliyor , dedim de. Şimdi insanoğluyla tanıştıkça, bazen kendini de bir başkası için korkunç şeyler düşünürken bulduğumda da Salinger aklıma geliyor. Yıllarca sadece birkaç kişiyle görüşüp, herkesten kaçıp, kitap yazmayı bırakışı elbette sadece benim hissettiğim naifçe duygulardan kaynaklanıyor olamaz; ama bunların tetiklediğini kısıtlı sayıda röportajlarından biyografilerinden anlayabiliyorsunuz. Otuzlarımdaki Salinger'ın tadı başka, kendimce bu kaçışın nedenini daha iyi anlıyorum. Salinger hakkında kısaca yazılmış bir yazı da burada! http://www.afilifilintalar.com/salinger-bir-munzevinin-hayati
9 Mart 2012 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
