17 Şubat 2019 Pazar

Şubat ayı

Şubat ayı epece zor geçiyor. Okuldan bir öğretmenin ansızın da gitmesiyle onun ders saatleri mevcut öğretmen sayısına bölüştürüldü. Bunun neticesinde de benim üzerime de hiç istemediğim yedi saat kaldı. Giden arkadaşı sevmezdim, sinsi bulurdum. Bir sene benim küçük çocuğum var öğleden sonra ben bakıcam deyip tüm planı kendine göre yaptırdı. O senenin tatilinde yapılan piknikte karısını başka bir öğretmene, bu sene eşim çalıştı öğleden sonraları bir kursta, kayın validem de çocuk baktı demesini ben kulaklarımla duydum.O sene ben de ekstra çalışamadığım için maddi sıkıntılar çektim. I daha çok kazansın diye. Bu çok kişisel bir şey. Neticesinde bir iki olaydan sonra daha bu adama puanını verdim. Benimle birlikte  birkaç kişi daha böyle hissetti elbette. Ama gidince herkes pek üzüldü. Açıkçası ben üzülmedim bunu da açıkça dile getirdim. Politik olamıyorum. Ama o da gitti ne iyiydi diyene, noolcak ki, çok da mühim değil  diyorum. Karşımdakiler nasıl yani diyor. Super şahane dürüst bir insan olduğumdan da yapmıyorum bunu. Başka türlüsünü yapamıyorum. Belki azıcık olsun sevdiğim biri olsa belki ben de o role girerdim, bilmiyorum.

Şubat ayı genellikle mesleğimle ve sağlığımla ilgili pürüzler yaşattı bana. İlk defa bir yabancı öğrencimle bir orta yol bulamadık. Fransız üst düzey bir yöneticiyle yaptığım derslerde ne kadar çabalasam da adamla düzgün bir iletişim kuramadım. Ardında da koyver gitsin dersi bıraksa da rahat etsem dememle birlikte adam dersi bıraktı. Şöyle bıraktı. Şirket karısının ders parasını vermiyormuş. O da haklarını kadına devretti. Şayet kadın Fransızca dışında dil de bilmiyormuş. Bunu başta biraz başarısızlık atfettim. İletişim başarısızlığı ama bana göre daha ilk tökezleme de dersi bırakmalıydım. Bunu dersler bittikten sonraki rahatlamamdan sonra farkettim. Bazen can sıkacak kadar sabırlı olabiliyorum. Olabiliyorum da ne oluyor? Tamam özel hayatın gizliliğini biliyorum da sarı yeleklileri sorunca (fransa'daki olaylar) sanki yüzüme küfredermiş gibi bakan bir adama da sabretmek biraz gülünç bir çaba. Ne var hepiniz Türkiye hakkında yorum yapıyorsunuz. Biz bir şey diyor muyuz? Başka bir öğrencinin köpeklerini Türkiye'ye nasıl getirdiğini söyledim diye adam bana dedi ki ''Benim hayatımı da başkalarına mı anlatacaksın? Bunu kabul etmiyorum. Kaldı ki o adam gitmiş kendisi de anlatmış bunu.

Aslında şu olayı da anlatırken beni bu adar rahatsız ettiğinin farkında değildim. Ayrıca olayı da biraz mahalle karısı tadında da yazdığımın farkındayım. Oradan kendime şu noktaya geldim; neden bırakamıyorum?

Bu adam daha şu iki hareketi yaptığı anda tamam bu ders bitsin diyemiyorum. Yeni bir öğretmen bulmaları beş dakika? Şöyle bir ilkem var, kafama kim kazımışsa ''Başladığın işi bırakma, kimseyi yüzüstü bırakma'' Bırakma da ya ben? Bu konuyu terapide çalışmam lazım. Ben bu bırakamama meselesi yüzünden ne eziyetçi sevgiliyi bırakabildim ne de sürekli ağlayan ama senin derdine gelince dinlemeyen arkadaşa yüz çevirebildim.

Ben terapiden sonra bunların pratikle gelişebileceğine inandım. Yanlış olduğunu fark ettiğim bir davranışımı değiştirme pratiğini şöyle yapıyorum. İlk önce kendimi o hatayı yaparken ya da yapmak üzereyken fark ediyor ve ağır çekimde te ağır çekimde kendimi koltuğa kelepçelenmiş gibi hayal ediyorum. Aynı davranışa yönelmemeye gayret ederken resmen ter döküyorum. Ağzımdan çıkacak bir saniyelik bir kelime için nefesim daralıyor. Neticede yapmıyorum bana zarar veren otomatiğe aldığım o hareketi. Bazen de yapıyorum. O anda kimsenin benim için ne büyük bir adım olan şeyi yapmadığımın farkında olduğunu sanmam; ama ben nefes nefese kalıyorum.
Acilen bu bırakma meselesi için de egzersiz olayına girmeli ruhumu biraz olsun rahatlatmalıyım.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Bazı günler....

Bazı günler o kadar üzgün oluyorum ki... Özellikle de çok çalıştığım günlerde. Bugün ne yaptım diyorum. Bu arada öğretmenim. Yoran ders anlatmak değil şüphesiz. Bir projenin peşinde koşmak, hazırlık yapmak, öğrencileri organize etmek. Gün sonunda çocukları eve anlatılacak hikayelerle yolladığımı biliyorum. Bu bir parça iyi geliyor. Misal bugün ''spelling bee'' yarışması yaptık. Çok heyecanlandılar, alkışladılar. Küçük robotlar gibi benim talimatlarımla hepsi etkinlik bittikten sonra sandalyalerini kaldırıp yerine koydu. Yenilenler ağlamamak için kendini zor tuttu. Eskiden pek etkilenmezdim böyle şeylerden ama artık ben de onların  yenilgi kabul ettikleri şeyler karşısında üzülüyor ve ağlamamak ya da derin derin üzülmemek, bir kapıya bacağıyla tekme atamamak için harcadıkları enerji karşısında şaşkınlığa kapılıyorum. Yarışmayı takibi bırakıp o çabayı izleyesim geliyor. Oscarlık bir oyunculuk taşıyor içinde.

 Her ne kadar sonuçta iyi şeylere sebep olsam bile çok yorulup üzülüyorum. ve ben de bu üzüntümü saklamak çenemi kapatmak, şikayet etmemek için çok çaba sarfediyorum. Zaten özellikle böyle kurumsal yerlerde, özellikle de devlet çatısı altında, aile kurumunun bir zırh gibi korunduğu, yerlerde artık yaşı ilerlemiş bekar kadın olarak çalışıyorsan çeneni tutacaksın ki çevrendeki aileden sorumlu kadın erkek güvenlik görevlileri bu kadın da evlenememekten kafayı sıyırmış demesin.


8 Aralık 2018 Cumartesi

son 22

2018'de toplam altı tane yazı yazmışım.Üzüldüm böyle olmasına.Yazma heyecanımı kaybettiğimi hissettim. Kendi kendime söz vermeyeyim çünkü kendime verdiğim sözleri tutamam ama en azından sene bitene kadar buraya küçük küçük notlar almak istiyorum. Yıllar evvel yazdığım bazı yazıları okurken o zamanki naifliğim, kızdığım şeyler o kadar hoşuma gidiyor ki... O zamandan bu zamana çok mu geliştim? Hayır. Zamanla o naiflikler gitti başka şeyler aldı yerini. Ya da kaldılar bilemiyorum.Şikayet etmiyorum. Gerçi az önce annem doğum saatimi on sene öncekinden farklı söyledi diye küçük tatlı bir kriz yaşadım. Gereksizliğinin tabii ki farkındayım.

En son beş sene önce sütlü kahve içmişim ve özlediğim bir tat olduğunu fark ettim. Hemen yaptım ve yazmaya oturdum.

Babam az evvel dedi ki ''St Petersburg'a gitmeyi çok istiyorum. Baba yahu dedim ''Oraya giderken uçaklar o kadar sallanıyormuş ki düşmemesi mucizeymiş''İkinci cümleyi kafadan attım pek tabii. O da bunu pek umursamadan ''Yıllar evvel Rus pazarında bir kadından bir mızıka aldım, kadın St Petersburgluydu'' Hiçmerak etmiyorum Rusya'yı; ama Dostoyewski'yi severim. Adını yanlış yazmayı da pek umursamıyorum niyeyse. Bana göre niyet önemli. Dostoyewski anlar. Paul Mccartney dinliyorum. Not edeyim bunu da.


1 Ekim 2018 Pazartesi

Haldır haldır

Her sene öğretmenlik hakkında bir iç görü geliştiriyorum, beklentim öğrencimden az kendimden daha fazla oluyor. Bir kere öğrenciden kesinlikle aferin beklememem gerektiğini biliyorum. Eğitimde süreç böyle işliyor. Hepimizde de böyleydi. Her şeyi kendimiz öğrendik sandık, kimsenin bize eli değmedi diye düşündük. Ufaktan da olsa o itişleri görmedik. Çok normal ve tam da olması gerektiği gibi. Eğitim çok uzun vadede değeri anlaşılabilecek bir şey. Öğretmen de öyle. Bir öğretmen olarak mesleğinizin ilk yıllarında öğrencilerden de olsa bunu duymak istiyorsunuz. Mesleğimin bu yılında artık bunu pek önemseyemiyorum. Benim görevim öğrenciyi biraz itmek, başka bir pencereyi açabilmek. Bunun sonucunu da görebilirsem yani şanslıysam dünyanın en mutlu insanıyım. Göremezsem de en iyisini dileyip yoluma devam etmek

Ama bu dönem buna uyanmadım. Basit yaşam, yavaşlama, farkındalık diyorum ama çalışma hayatımda neden bunu uygulayamıyorum dedim. Ders konuları yetişecek çocuklar sınava girecek diye hepimiz haldır haldır test peşindeyiz, dört dönüyoruz. Bu döneme çok sakin başladım. Hatta öyle sakin ve yavaş ki çocukların ders içinde dağılmasına izin veriyor sonra da onları güzel bir şekilde topluyorum. Anlıyorum ki bazen öğrenmenin en iyi şekli iyice dağılıp sonra toplanmakmış. Hiç birimizin arkasında motor olmadan herkesi sadece yes dese bile derse katıp gevşemek, dersin temposunu kaybetmeden; yavaş olsa bile tempo tempodur.


Buna ne kadar devam edebilicem bilemiyorum tabii. Müfredat,konular,sınavlar... Bu eğitim sisteminde olsa bile bunu birazcık olsun yapabilmek şu sıralar beni en mutlu eden şey.

6 Eylül 2018 Perşembe

Dört duvar

Gençliğimde en büyük korkum hayatım boyunca odamda ,benim anamın deyimiyle , dört duvar arasında hayatımı geçirmekti. Üniversiteye hazırlanırken bazen de öğretmenliğim boyunca, üzücü bir aşk hikayesinden sonra yani halay kırıklıklarından ardından derdim ki buradan kesinlikle çıkamıycam. O kadar da melankoliktim ki hala öyleyim içime içime sessizce ağlardım. Bu yaz mis gibi güneşli belli ölçüde de serin odamda oturup duvarlara baktım. Artık oradan çıkmıştım. Sadece fiziksel olarak değil kafa olarak da. Ya dedim odaya, valla şaka değil, neden senden bu kadar kaçıp korkuyordum, tamam biliyorum . Ama şimdi o kadar güzelsin ki... Çok tanıdıksın bir kere... Şahaneydi. Artık dedim .fiziksel olarak buradan çıkamasam da çok dert etmem. Aradığımı bu odada da bulabilirmişim ama gitmem gerekiyormuş.Gözümde canlandırdığım dağa tepeye insana kavuşmak gerekirmiş.

( Odamda annem hobisiyle ilgilenirken ben de yatağımda uzanıp onun fotoğrafını çektim)

2 Eylül 2018 Pazar

Enerji

Bazı insanların enerjisi bulaşıcı kolayca size de bulaşabiliyor; olumlu da olabilir olumsuz da. Bu sabah bana arkadaşım Ayşegül'den olumlu olan geçti.  İki çocuklu kadın whatsapp grubundan yaptğı işleri sıralayıp fotoğraflarını da ayrıca gönderince harekete geçtim. Kimi kolayca kimisi yine zorlaya zorlaya oldu. Ben de listemi yapayım hemen;

1- Güzel bir sabah duşu.
2- Giyinip kuzene kahvaltıya gitme.( Tabii orada da tembellik çukuruna düşüldü)
3- Çukurdan çıkıp avm'ye gidip ihtiyaç alımı.
4- Eve gelip aldıklarımı yerleştirme.
5- Koşa koşapazara gidip meyve alışverişi yapma
6- Odayı toparlama. Kuruyan çamaşırları toplama ( Üstte bir yerlerde çamaşır yıkama asma da olacaktı)
7- Cv üzerinde değişiklikler yapıp ilgili yere yollama)
8- Blog yazma
9- Yarının kıyafetlerini hazırlama
10- Allah bilsin kaçta yatma!

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Güneş kremi ve gençlik

Anne baba mesaisi ve nihayetinde doğup büyüdüğüm yere özlemimi gidermek için memleketimdeyim. Adını vermeyeyim Karadeniz kıyısında küçük bir ilçe. Büyürken sevmiş miydim sevmemiş miydim tam net hatırlamıyorum. Ya da onu değerlendirebilecek kadar muhakemem var mıydı bilemiyorum. Çocukluğumdaki gençliğimdeki halinde değil kesinlikle. O bir tarafa o çok sevdiğim yaşlıları da ebediyete çoktan göçtü. Ama memleket... Geçen bir parkın önünde oturup, kısmen eski haline biraz yakın,baktığımda içim de müthiş bir coşku hissettim; o anı ifade edemiyorum. Bu kadar dolu hissettiğim bir yerle ilgili bu kadar yazamıyor oluşum da başka bir yazı konusu olmalı.

Çocukluk bir kenara annem ve babam hala gençliğimim geçtiği evde oturuyorlar ve ne şanslıyım ki odam her şeyiyle duruyor; belki bozulmayan tek şey memleketimde. Zihin çok enteresan. Denize çok yakın olan asfaltta yürürken karşıdan denizden geldiği belli olan kızlı erkekli grubu görünce aniden gençliğime ışınlandım. O gençliğin verdiği sınırsız kendine güven, biri gelse de aşık olsam hissi, o tazelik, o tatlı arkadaşlık tatlı bir meltem gibi suratıma çarptı. Sanmayın ki burda ağdalı söz sanatı yapıp klişe yapıyorum. Gerçekten yanımdan geçtiklerin parfümle karışık deniz ve güneş kremi kokusu resmen bana zamanda bir yolculuk yaşattı. Hayatımdan geçip giden çocukluk arkadaşlarımı düşündüm. Deve güreşleri, hayatla ilgili kendince ağır muhasebeler, aşklar meşkler. Birbirimizden hiç sıkılmıyor olmalıyız ki aynı ekip akşam dışarıa çıkıp yine fısır fısır... Herkes bir yere dağıldı. İlginçtir ki hepsi de evlendi barklandı. Bir ben kaldım evli olmayan . Enteresan bu gruptan da sadece birkaç kişinin düğününe davet edildim. Ama o halimle hepsini ne kadar da çok seviyormuşum anlıyorum.

O yılları böylesine tatlı geçirdiğim için mutluyum. Hayalimdeki gençlik de buydu zaten.