Berlusconi'yi neredeyse unutuyordum
9 Ağustos 2013 Cuma
Kirtoş ne demek?
Bu kelime Ünye'de kendimi bildim bileli kullanılıyor. İnternette ve sözlüklerde kökenini aradım ama bulamadım; ama anlamını biliyorum. En azından insanların hangi anlama gelecek şekilde kullandığını biliyorum. Orta yaşı geçmiş fazla süslü(annemin açıklaması), toplum normlarına (giyim,davranış) uymayan kadın ve erkeklere deniyor. Mesela seksen yaşında 20 yaşındaki bir kadınla evlenmek isteyen erkeğe ''kirtoş'' deniyor. Görselle desteklememiz gerekirse.Altmış yaşını geçmiş Donald Trump'ın hiç şansı yok. Bu listeye ilk sıradan giriyor
1 Ağustos 2013 Perşembe
Yünye'den başlıklar
Yazacak şey olmadığından değil de yazacak kalitede bulamadığımdan yazamıyorum. Ya da ne bileyim artık herkesin gazını atabileceği bir dünya fırsat var. O mecralarda hayatında hiç görmediğin kadar da beğeni alıyorsun. Instagram'a bir çiçek fotoğradı koydum misal, hooooppp sana on beş tane ''like'' alıyorum.. Beğenileri bol keseden almak ya da vermek insana iyi geliyor. Eskiden öğretmenlik anılarımı yazarken ne kadar eğlenirdim ve aralıksız her gün yazardım. İşin en acıklı yanı da insanlara bunu zorla okutturmaya çalışırdım. Benim ilgimi mi çekiyor herkesin de çeker gibi sığ bir kafayla. Neyse ki o kafadan artık uzaklaştım. Bu kafayla karşılaşınca da hiç bozmuyor, doğru yolla elbet bir gün karşılaşacağını umuyorum.
Bir süreliğine buraları fotoğrafla falan süsleyip altına yazı yazayım diyorum. Böyle hafif hafif, kendimi alıştıra alıştıra. Hem bloga da biraz renk gelsin. Şu sıralar Ünye'deyim. Sanki çocukluğu burada geçmiş bir insan değilim. Sabah masada taze tereyağı, süt, bahçeden kopartılmıs biberi görünce nasıl sevindim. İstanbul'da yaşayıp bunları kaçırıyorum diye dünyayı dar etmeden elbette. Yoksa çok uzun süre buralarda da yaşadım. İlk üç senden sonra da delirerek yaşadım. Neredeyse Ünye'ye bir senedir gelmiyorum; ama sorgusuz sualsiz kabul gördüğüm bir kapımın, odamın hatta eski de olsa bir bilgisayarımın olması çok hoşuma gidiyor. Şimdi kendimi denize, bağa bahçeye, eşe dosta vermeye gidiyorum; ama dönücem
Bir süreliğine buraları fotoğrafla falan süsleyip altına yazı yazayım diyorum. Böyle hafif hafif, kendimi alıştıra alıştıra. Hem bloga da biraz renk gelsin. Şu sıralar Ünye'deyim. Sanki çocukluğu burada geçmiş bir insan değilim. Sabah masada taze tereyağı, süt, bahçeden kopartılmıs biberi görünce nasıl sevindim. İstanbul'da yaşayıp bunları kaçırıyorum diye dünyayı dar etmeden elbette. Yoksa çok uzun süre buralarda da yaşadım. İlk üç senden sonra da delirerek yaşadım. Neredeyse Ünye'ye bir senedir gelmiyorum; ama sorgusuz sualsiz kabul gördüğüm bir kapımın, odamın hatta eski de olsa bir bilgisayarımın olması çok hoşuma gidiyor. Şimdi kendimi denize, bağa bahçeye, eşe dosta vermeye gidiyorum; ama dönücem
9 Mayıs 2013 Perşembe
Nicedir yazmadım, yazamadım. Elim gitmedi, şimdi yine depresif şeyler yazarım diye korktum. En son yazdıklarımı dönüp dönüp tekrar okudum aklım gitti her seferinde de. Niye gitti? Depresyona kendimi teslim edişime, bir süre sonra da bu sıkıntıları tek tek sevip daha çok bağlanmış olmama. Korkmuştum. Korkan her insan gibi de kızgındım. Anlamsızlığını da bilmeme rağmen çelme atamadım kafamın üstündeki bulutlara. Neyse, geçti bitti geride kaldı diyelim. Dünyanın yükünü omuzlarıma almış da değildim bu arada. Sadece hep yolunu gözlediğim dramayı kendime yaşatmakla meşguldüm. Bu arada yazarken de konusu olmayan bir şeyin içinde yine debelenip dışarı çıkamadığımın farkındayım. Paragraf değiştiriyorum. Orda neşeli şeyler yazıcam.
Oydu buydu derken aylar geçmiş. Ben yine yabancılara Türk kültürünü dilini anlatmaya devam ediyorum. Çok çalışmadığım sürece de bundan çok zevk alıyorum. Az yaptığım her şeyi seviyorum. Boş vakit bile fazla geldiğinde o uzun depresyonlara kucak açıyorum. Bu depresyon falan da hep kendini içten içe birşey sanmakla alakalı aslında. Neyse, dün akşam birden bire kendimi bir Japon ve Alman'a Türkiye'yi savunurken buldum. Aslında hiç ahlakım değil. Memleketimi çok seviyorum ama asla gözü kör bir savunuculuğa da girmiyorum. Kötü trafik, tacizler, kazıkçı kaba taksiciler falan derken bu liste uzayıp gidiyor.. Şunu da söyleyeyim tabii expatların dert anası olup, belli bir süre sonra cozutan şikayetleri de dinlemeye tahammülüm yok. Neticede medeni memleketten geliyorsun, aç bak Türkiye nasıl bir yer. Artılar, eksileri nelerdir. İnsanları nasıldır? Bunlar hep yazıyor internette. Hatta abartıla abartıla.
Bu iki öğrenci de Türkiye'de okul hayatı çok başarılı geçen, kariyer çizgisi istikrarlı insanların bulunduğu bir şirkette çalışıyorlar. Anlattıklarına göre orada çalışan kadınlar her gün tiril tiril takımlarla ve ful makyajla işe geliyorlarmış. Bu bizim kızların çok tuhafına gidiyormuş. Asıl onları rahatsız eden selam verme biçimleriymiş. Ağız ucuyla merhaba diyorlarmış.Bu konuya biraz yüz verdim diye devamında da şu geldi. Türkler neden sarımsağı bu kadar çok seviyormuş? Bu kızcağız sade dediğinde aşçı neden ısrarla ona sarımsaklı sos koymaya devam ediyormuş. Benim kendimi manasız depresyonlara teslim etmem kadar manasız şeyler tabii. Hatta tesadüfen okuyan da abarttığımı sanacak da az bile anlatıyorum. Ancak dün akşam bu iki kız bu konuda gerçekten zirve yaptılar. Japon öğrenciye, Türkiye'nin olimpiyatlara hazır olmadığını söylediğimde (konu geldi de söyledim) kız aldı Türkiye'yi diline bi yarım saat alaşağı yaptı. En son bi noktada dedim ki, ''Haklısın da bence İstanbul'un otobüs ağı fena değil. Hemen hemen her yere otobüs var''. Demez olaydım. Bunların ikisi başladılar çarpraz ateşe. Haklı oldukları konular da var elbette ama kendini her şeyden ayrı tutup da tamamen eleştiriye vermek de hastalık gibi. Buna tutulmuş gibilerdi. Bunlar gazlandıkça ben de gazlandım. Baktım İstanbul'un avukatı olmuşum, içimden bir canavarın çıkması çok yakın ve çok sevimsiz. Tamam dedim, ama yine de son sözü söyleyememiş olmanın huzursuzluğu vardı içimde. Kendimi toparlayıp derse başladım. En son ders biterken Japon öğrencim, şirkette kimsenin ingilizcesi iyi değil beni anlayamıyorlar derken ben dilimi ısırdım. Lakin onu anlamakta ben de çok zorlanıyordum.
Oydu buydu derken aylar geçmiş. Ben yine yabancılara Türk kültürünü dilini anlatmaya devam ediyorum. Çok çalışmadığım sürece de bundan çok zevk alıyorum. Az yaptığım her şeyi seviyorum. Boş vakit bile fazla geldiğinde o uzun depresyonlara kucak açıyorum. Bu depresyon falan da hep kendini içten içe birşey sanmakla alakalı aslında. Neyse, dün akşam birden bire kendimi bir Japon ve Alman'a Türkiye'yi savunurken buldum. Aslında hiç ahlakım değil. Memleketimi çok seviyorum ama asla gözü kör bir savunuculuğa da girmiyorum. Kötü trafik, tacizler, kazıkçı kaba taksiciler falan derken bu liste uzayıp gidiyor.. Şunu da söyleyeyim tabii expatların dert anası olup, belli bir süre sonra cozutan şikayetleri de dinlemeye tahammülüm yok. Neticede medeni memleketten geliyorsun, aç bak Türkiye nasıl bir yer. Artılar, eksileri nelerdir. İnsanları nasıldır? Bunlar hep yazıyor internette. Hatta abartıla abartıla.
Bu iki öğrenci de Türkiye'de okul hayatı çok başarılı geçen, kariyer çizgisi istikrarlı insanların bulunduğu bir şirkette çalışıyorlar. Anlattıklarına göre orada çalışan kadınlar her gün tiril tiril takımlarla ve ful makyajla işe geliyorlarmış. Bu bizim kızların çok tuhafına gidiyormuş. Asıl onları rahatsız eden selam verme biçimleriymiş. Ağız ucuyla merhaba diyorlarmış.Bu konuya biraz yüz verdim diye devamında da şu geldi. Türkler neden sarımsağı bu kadar çok seviyormuş? Bu kızcağız sade dediğinde aşçı neden ısrarla ona sarımsaklı sos koymaya devam ediyormuş. Benim kendimi manasız depresyonlara teslim etmem kadar manasız şeyler tabii. Hatta tesadüfen okuyan da abarttığımı sanacak da az bile anlatıyorum. Ancak dün akşam bu iki kız bu konuda gerçekten zirve yaptılar. Japon öğrenciye, Türkiye'nin olimpiyatlara hazır olmadığını söylediğimde (konu geldi de söyledim) kız aldı Türkiye'yi diline bi yarım saat alaşağı yaptı. En son bi noktada dedim ki, ''Haklısın da bence İstanbul'un otobüs ağı fena değil. Hemen hemen her yere otobüs var''. Demez olaydım. Bunların ikisi başladılar çarpraz ateşe. Haklı oldukları konular da var elbette ama kendini her şeyden ayrı tutup da tamamen eleştiriye vermek de hastalık gibi. Buna tutulmuş gibilerdi. Bunlar gazlandıkça ben de gazlandım. Baktım İstanbul'un avukatı olmuşum, içimden bir canavarın çıkması çok yakın ve çok sevimsiz. Tamam dedim, ama yine de son sözü söyleyememiş olmanın huzursuzluğu vardı içimde. Kendimi toparlayıp derse başladım. En son ders biterken Japon öğrencim, şirkette kimsenin ingilizcesi iyi değil beni anlayamıyorlar derken ben dilimi ısırdım. Lakin onu anlamakta ben de çok zorlanıyordum.
19 Mart 2013 Salı
9 Şubat 2013 Cumartesi
Gitsem mi gitmesem mi?
İşte tüm mesele bu soruyu zihnimde ikiletmeden cevaplamak; ama ben bu konuda kendimi bir haftadır öyle hırpalıyorum ki. Bunu zaman zaman da yapıyorum işin kötü tarafı. Utanmasam bilgisayardan temiz bir word dosyası açıp artılarını eksilerini yazacağım. Niye başkasına soruyorum ki? Ben kendimi bu kadar olumsuzluyorken el ne yapsın ? Şunu okuyan da beni önemli bir karar arefesinde sanacak. İpe sapa gelmez birşey olduğu için yazmaya yüzüm de el vermiyor..Bu şimdi burda kalsın gidersem ekleme yapıcam.
4 Şubat 2013 Pazartesi
Maalesef çok fazla çocukluk fotoğrafı olanlardan değilim. Hatta bir bilemedin iki tane fotoğrafım var bebeklik döneminden . Annemin demesine göre çok çektirmişler, ancak o zamanın fotoğraf makinaları çok dandik olduğundan hepsi yanmış. Ben annemin yalancısıyım tabii. Üstüne de fazla gitmiyorum kadının bu konuda. Yalnız geçenlerde kuzenimin albümüne bakarken içinde benim de olduğum bir sürü fotoğrafla karşılaştım. Küçük ben'i o fotoğraflarda görmek inanamayacağım kadar mutlu edip heyecanlandırdı beni. Kuzenimle birlikte hepsini tekrardan çekip bana bir arşiv oluşturduk. Ben de yeni çocuğu olmuş kadınlar gibi instagramlarda, facebook'larda paylaştım bebeklik hallerimi. Tüm fotoğrafları bir yana koyuyorum ama şu paylaştığım benim karakter özetimi çıkarmış gibi. Bir kere o ters giyilmiş badiye bir dikiz rica ediyorum lütfen. Ters giyilmiş! Orda sekiz ya da dokuz yaşındayım. Artık insanın kendini bildiği, toplum tarafından törpülenmeye başladığı, yani özetle ters giyilmiş, kirli kıyafetlerle insan içine çıkmamak gerektiğini bilecek yaştayım. Ancak fotoğrafa bakılırsa bunu hiç de önemsememişim, hatta fotoğrafım da çekilmiş, ters badisi içinde neşeyle oturan küçük kıza dakikalarca hayretler içinde gülüp belgelemek isteyen bir yetişkin tarafından. Burası sanıyorum teyzemlerin yazlığı. Biz de kuzenimle veranda da hoşbeş ediyoruz. Gerçi kendisi hala bebeklik çağında. Büyük ihtimal ben onu oyalıyorum. Eminim ki annem, teyzem ya da babam defalarca gidip badiyi düzgün giymem konusunda uyarmışlardır. Ben de gerçekten mülayim bir insan olmama rağmen gidip düzünü giymemişimdir; aynen şimdi olduğum gibi. Bak bugün gelip de biri bana ''Gül kazağını ter giymişsin'' dese gidip o kazağın düzünü giymek bana ölüm gelir. Neden bu kadar önemli diye sorarım kendime. Giymişsem giymişim. Bu bizim iletişimimize niye engel diye düşünürüm içimden. Ya da yolda ağız dolusu gülmeyle düğmelerimi yanlış iliklediğim için uyarılırım. Bak bunu çok sıkı yaşarım mesela; ama bir saniyemi alacak ilikleme işini yapmam, eziyet gibi gelir bu bana. Ters iliklenmiş düğme ya da ters giyilmiş bir giysi görsem de hiçbir şekilde uyarmam, ruhuma fazla gelir. Ne yapalım! Herkes başak burcu titizliğinde olamıyor.Belli ki ben de birşeyler ters gitmiş, kara delik olmuş, daha çocukluktan da belliymiş zaten. Şimdi okuyunca sanki bu özelliğimle övünüyormuşum gibi olmuş; değil. Hep çok eleştirilim böyle şeylere yeterince dikkat etmediğim için. Değişmeyen tek şey de cevabım olur. Ne yapayım, ben de böyleyim derim.Şimdi bir de bu fotoğrafı göstermek lazım eleştirenlere.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


