Geçenlerde kendimce yarattığım bir projeye tam başlayacakken şu haber kulağıma çalındı; Babası İstanbul'da kağıt toplayıcılığıyla para kazanan küçük Yusuf ve ailesi Aksaray'da yaşarken çıkan bir yangında can verdi. Yusuf altı aylık bu arada . Dondum kaldım. Elim hiçbir şeye gitmedi. O esnada birçok insan gibi ben de yaşamanın ne boş olduğu gibi düşüncelere kaptırdım. Bir yandan da hislerimin o noktada üzerine gitmek o kadar anlamsız geldi ki. . Daha doğrusu, ne kadar üzgün olduğumu anlatmak , ağdalamak çok kibirlice geliyor böyle haberler karşısında. Kendi cam köşkümden konuşuyormuşum gibi.
Aslında uzun zamandır değiştiremeyeceğim şeyler hakkında üzüntümü dile getirmeye utanıyorum, buna hakkım yokmuş gibi geliyor. İlk öğretmenliğimi küçük bir köyde yaptım. Zor durumda olan öğrencilerime üzülürdüm ama yardım da ederdim. Pasif değildim. Şimdi kötü gördüğüm hiçbir şeyin elinden tutamıyorum. Geçen gazetede Afrika'dan gelen kadınlara uygulanan zulümleri okudum. Kadınlar Türkçe bilmedikleri için polisler tarafından bin bir tacize uğruyorlarmış. Onlara İstanbul'a gelmeleri için yardım edenlerin dolandırmaları sonucu para kaybediyorlar falan, yine uzun bir liste. Kadınlar diyor ki, Türkçe bilsek belki daha farklı olur. Öğrenebilirsek belki daha iyi işlerde çalışabilir, kendimizi ifade edebiliriz. Bunu okuyunca yine heyecanlandım, elimi uzatabilirim dedim; ama o kadar çok çalışıyorum ki kendime bile boş zaman ayıramıyorum.O nedenle facebook'ta da etrafın paylaştığı ah vah'lı çözümsüz elinden tutalamayan gönderilere(hepsine olmasa da) uzaktan bakıyorum.
21 Nisan 2014 Pazartesi
17 Nisan 2014 Perşembe
Sabah akşam kafamda cümlelerimle dolaşıp buraya yazmamak büyük bir beceri sanırım. Ne zaman yazıcak olsam burayı ağlama duvarına çeviriyorum. Oysa ki arkadaşlarını güldürebileen de bir insanım, kendini methetmek gibi olmasın. En son bi Japona gönül verdiğimi burda yazmış mıydım acaba? Sanmıyorum. Kendisi bilse kalp krizi geçirir ölür diye tahmin ediyorum. Böyle alışılmadık ani Türk kıroluklarına alışık değildir bence. Ben de değilim aslında; ama ne bileyim hayatıma bir renk getirme, acaba o da bana bakıyor mu egzersizleri bazen insana iyi geliyor. Okuldan fena halde sıkıldığımı da belirterek ağlama duvarım formatıma geri dönmeden edemiycem. Okuldan, öğrencilerden ciddi ciddi nefret ediyorum. ''Şundaki göte bak, keşke böyle karım olsa''diyen 10 yaşındaki öğrenciler benimkiler. Bir noktada insan sınıfta volta atarken, benim burda işim ne, şu saatten sonra ne yapabilirim kafalarına girmiyor değil. Bu yaştan sonra cidden ne yapabilirim? Mesela fena halde öğrenciliğime geri dönesim var; ancak devlet üniversitesinde yüksek lisans kazanıcak çalışkanlık ben de yok. Özel üniversitelere de o parayı bayılmam imkansız. Neyse, planladığım gibi yazamadığım blog yazım şimdi şuracıkta kalsın. Devam edicem,söz!
20 Şubat 2014 Perşembe
16 Kasım 2013 Cumartesi
Sinirler gerildi
Yazmadıkça bu parmaklar pas tutuyor, biliyorum bilmesine; ama yine de yazmıyorum. Demek ki ben o ''yazmasaydım çıldıracaktım'' familyasından değilim. Olmadığıma da memnunum açıkçası. Azıcık dengesizlik bile beni bu kadar düşündürtüyorsa, o ''yazmasaçıldıracak'' halimle herhalde peşinden sopayla koşulcak kıvamına gelirdim. Yalnız bazı şeyler oluyor insan hayatında, gündeliğin dışına çıkartan. Geçende yine böyle birşey yaşadım. Yazmasam olmayacak; çünkü unutmaktan da fena halde korkuyorum. Şu köşeciğe notunu alayım dedim, geldim mekanıma. Mekanım dedikten sonra aklıma tek tapulu malum demek de geldi ama öyle olmadığına da kanaat getirdim. Belki 20 yılllık devremülk falan gibi. Neyse, teşbihten sınıfta kaldık.
Okulum dışında birkaç yerde daha yarı zamanlı çalışıyorum. Bu çalıştığım yerlerden biri de Levent'te, cidden zengin insanlara hizmet veren bir dil kursu. Buradan hiç kimseye dil kurslarına gitmelerini önermiyorum bu arada. Cebindeki paranla ya özel ders al ya da İngiltere'ye git üç aylığına. Burada bir senede yapacağını orada üç ayda da yapabilirsin madem bu yola baş koydun. Neyse, ben tabii orada özel Türkçe dersleri veriyorum yabancılara. Lafı dağıttım, kaldığım yerden devam edeyim. Burada çalışan herkes çok şık bi kere. Muhasebecisinden eğitim danışmanına, pazarlamacısına kadar; bi öğretmenler öyle değil. Koridolar podyum gibi mesela. Vereceğin selam ağzında, edeceğin tebessümün dudağında kalıyor. Keyfi gelmişse belki bir merhabana cevap vericek . Netice olarak az da gitsem sevmediğim bir ortam. Ofisler bir arada, genel müdürün odasına es kaza mı girdin? Bütün gözler, kulaklar sende.
Ben aydan aya maaşımı almaya gidiyorum. Muhasebeci hanım ablanın keyfi var mıdır diye her defasında stresten streste girerek elbette. İnsan maaş alacağı zaman kasılır mı? Ben daha o günden üç gün önce sinir harbine hazır oluyorum. Gidersin masasına, şimdi veremem,der. Maaşını bir gün geç aldın diye seni azarlar. Bir kere de azarladı beni, ses etmedim. Belki ses edecek günümde de değildim. Bence bu halimle onun gözünde de tam da yenilip yutulacak lokmaydım.
Üç gün evvel yine stresler içinde maaşımı almaya gittim. Sıkıntıdan küçüldükçe küçüldüm hatta. Belki kadına ''beni ezebilirsin''mesajı bile yollamış olabilirim. O da benim bu sakin görüntümün altında iyice beslediğim sıkıntılı halimden güç almış olabilir. Diyalog aynen şöyle geçti;
Hanım ablamız, iki poğaçasını çayını almış, deri taytı topuklu botlarını giymiş olarak geldi ofise. Beni gördüğüne hiç memnun olmadı. Ağzından olur olmaz bir merhaba döküldü.
Ben: Maaşımı alıcam. Geçen ayı da almamıştım. (Bu arada daha evvel bu şekilde aldım, hiç sorun çıkmadı. O zaman abla iyi günündeydi belki)
Abla sinirli hareketlerle dosyayı aldı eline ve baktı.
''Almış görünüyorsunuz''dedi.
''Hayır almadım,eminim''dedim.
Bunun üzerine paranın yarısını vererek diğerini de öbür ay alacağımı söyledi. Ben de kayışlar kopar gibi oldu ama yine de ses tonumu yükseltmeden bunun mümkün olamayacağını söylediğimde bununkiler koptu.
''Ben bunu takip edemem, alamazsın'' diye bana bağırdıktan sonrasıını hatırlamıyorum. İşte o dakika ben de ağzımdan çıkanı duyamadım. İnanılmaz sinirlendim. Belli ki beni birkaç kez azarlayınca sesim çıkmamıştı ve bu hep böyle gidecek sandı. Ağzıma ne geliyorsa söylemedim ama benimle böyle konuşamayacağını, normalca iletişim kurmasını ve o çaresiz onlarda akla gelen yaratıcı cümlelerle haddini bildirmeye çalıştım. Hemen çıkardı verdi paramı, sesini bile çıkaramadı. Ayrıca onun gözlerindeki şaşkınlık ve korku benimkinden çok daha fazlaydı .Alelacale imzaladım kağtları ellerim titreyerek kadını hayretten kocaman olmuş gözleriyle arkamda bıraktım. Kadını arkamda bıraktım ama öfkemi bırakabildim mi? Hayır elbette. İnsanlar kendileri için tehdit olan insanlara karşı şiddet gösterirlermiş. Bu kadına karşı acaba ne gibi bir tehdit oluşturuyorum diye düşündüm. Sonra kadının kadına yaptığı kötülüklere atladım beynim. Oradan oraya derken kendimi bir kahve dükkanında buldum. Türk kahvesi içtim içime bi huzur doldu. Sonra da düşünme mesaime kahve dünyasından naklen devam ettim.
Okulum dışında birkaç yerde daha yarı zamanlı çalışıyorum. Bu çalıştığım yerlerden biri de Levent'te, cidden zengin insanlara hizmet veren bir dil kursu. Buradan hiç kimseye dil kurslarına gitmelerini önermiyorum bu arada. Cebindeki paranla ya özel ders al ya da İngiltere'ye git üç aylığına. Burada bir senede yapacağını orada üç ayda da yapabilirsin madem bu yola baş koydun. Neyse, ben tabii orada özel Türkçe dersleri veriyorum yabancılara. Lafı dağıttım, kaldığım yerden devam edeyim. Burada çalışan herkes çok şık bi kere. Muhasebecisinden eğitim danışmanına, pazarlamacısına kadar; bi öğretmenler öyle değil. Koridolar podyum gibi mesela. Vereceğin selam ağzında, edeceğin tebessümün dudağında kalıyor. Keyfi gelmişse belki bir merhabana cevap vericek . Netice olarak az da gitsem sevmediğim bir ortam. Ofisler bir arada, genel müdürün odasına es kaza mı girdin? Bütün gözler, kulaklar sende.
Ben aydan aya maaşımı almaya gidiyorum. Muhasebeci hanım ablanın keyfi var mıdır diye her defasında stresten streste girerek elbette. İnsan maaş alacağı zaman kasılır mı? Ben daha o günden üç gün önce sinir harbine hazır oluyorum. Gidersin masasına, şimdi veremem,der. Maaşını bir gün geç aldın diye seni azarlar. Bir kere de azarladı beni, ses etmedim. Belki ses edecek günümde de değildim. Bence bu halimle onun gözünde de tam da yenilip yutulacak lokmaydım.
Üç gün evvel yine stresler içinde maaşımı almaya gittim. Sıkıntıdan küçüldükçe küçüldüm hatta. Belki kadına ''beni ezebilirsin''mesajı bile yollamış olabilirim. O da benim bu sakin görüntümün altında iyice beslediğim sıkıntılı halimden güç almış olabilir. Diyalog aynen şöyle geçti;
Hanım ablamız, iki poğaçasını çayını almış, deri taytı topuklu botlarını giymiş olarak geldi ofise. Beni gördüğüne hiç memnun olmadı. Ağzından olur olmaz bir merhaba döküldü.
Ben: Maaşımı alıcam. Geçen ayı da almamıştım. (Bu arada daha evvel bu şekilde aldım, hiç sorun çıkmadı. O zaman abla iyi günündeydi belki)
Abla sinirli hareketlerle dosyayı aldı eline ve baktı.
''Almış görünüyorsunuz''dedi.
''Hayır almadım,eminim''dedim.
Bunun üzerine paranın yarısını vererek diğerini de öbür ay alacağımı söyledi. Ben de kayışlar kopar gibi oldu ama yine de ses tonumu yükseltmeden bunun mümkün olamayacağını söylediğimde bununkiler koptu.
''Ben bunu takip edemem, alamazsın'' diye bana bağırdıktan sonrasıını hatırlamıyorum. İşte o dakika ben de ağzımdan çıkanı duyamadım. İnanılmaz sinirlendim. Belli ki beni birkaç kez azarlayınca sesim çıkmamıştı ve bu hep böyle gidecek sandı. Ağzıma ne geliyorsa söylemedim ama benimle böyle konuşamayacağını, normalca iletişim kurmasını ve o çaresiz onlarda akla gelen yaratıcı cümlelerle haddini bildirmeye çalıştım. Hemen çıkardı verdi paramı, sesini bile çıkaramadı. Ayrıca onun gözlerindeki şaşkınlık ve korku benimkinden çok daha fazlaydı .Alelacale imzaladım kağtları ellerim titreyerek kadını hayretten kocaman olmuş gözleriyle arkamda bıraktım. Kadını arkamda bıraktım ama öfkemi bırakabildim mi? Hayır elbette. İnsanlar kendileri için tehdit olan insanlara karşı şiddet gösterirlermiş. Bu kadına karşı acaba ne gibi bir tehdit oluşturuyorum diye düşündüm. Sonra kadının kadına yaptığı kötülüklere atladım beynim. Oradan oraya derken kendimi bir kahve dükkanında buldum. Türk kahvesi içtim içime bi huzur doldu. Sonra da düşünme mesaime kahve dünyasından naklen devam ettim.
20 Ekim 2013 Pazar
Garbatella
Bazen acaba blogumu okuyan var mı diye düşündüğüm oluyor. Şayet okuyan oluyorsa sanırım bir paça kendimi rezil ediyorum. Bir baktım da son zamanlarda yazdığım tüm yazılar depresyon konulu. Cidden yazıklar olsun bana, depresyonumu alıp bebek gibi bakıp büyüttüğüm için. Oysa ki hep pozitif yazılar okumaya gayret ediyor ve bu yazıları beğeniyorum. Pozitif demişken ''aman da hayat herşeye rağmen güzel ''yazıları değil aksine bu kadar kötümserlik içinde iyiyi arayıp bulma üzerine olanları.
Bu son bir yılda en çok mutlu olduğum anı düşündüm. Şüphesiz Garbatella'daydı. Garbatella, İtalya'da şehir merkezinin dışında, metroyla kolayca ulaşılabilen, yerel halkla haşır neşir olabileceğiniz bir yerleşim yeri. Evet, Roma'nın meşhur yapılarını semtlerini de görmek istiyorsunuz ama belli bir süre sonra turist ve tarih görmekten, kalabalıktan nefret eder hale geliyorsunuz. Bilmiyorum aslında, belki ben o hale gelmişimdir. Garbatella durağında inip etrafımıza bakındık Eser'le. Yine eski güzel yapılar göreceğimizi biliyorduk ama nerden geçecceğimizi bilmiyorduk. Birkaç kişiye sorduk . Kiımisi bilemedi, kimisi 'burda ne işiniz var. Gidin Trevi'yi falan görün. Buralar siize yaramaz!''ayağı yaptı ama yılmadık. Sonunda önümüzdeki ilk köprüyü geçip beklediğimiz görüntülere ulaştık. Neden bu kadar sevdik? Neden bu kadar şaşırdık? Bence daha evvel hakkında hiç bilgi sahip olmadığımız için. Gerek Aşk Çeşmesi gerekse diğer tarihi yerleri uzun uzun internette incelediğim için gitmeden, gerçeğini görünce çok heyecanlanmadım; ama Garbatella öyle değildi.İnsanlar harika evlerde yaşıyorlardı. O evlerin camından da halı silkeleyen kadınları görmek, kafede torununu almış oturup muhabbet eden kadınları ve adamı izlemek, bir euroya capuccino içmek inanılmaz iyi hissettirdi.Şayet o capuccionoyu içerken kendimi dünyanın en güzel insanı gibi hissediyordum. Sonra şurda ben şurda eser oturuyormuş mesela minvalli hayaller kurdum. Şimdi birkaç fotoğraf paylaşayım da okuyan olursa o da hak versin bana
Bu son bir yılda en çok mutlu olduğum anı düşündüm. Şüphesiz Garbatella'daydı. Garbatella, İtalya'da şehir merkezinin dışında, metroyla kolayca ulaşılabilen, yerel halkla haşır neşir olabileceğiniz bir yerleşim yeri. Evet, Roma'nın meşhur yapılarını semtlerini de görmek istiyorsunuz ama belli bir süre sonra turist ve tarih görmekten, kalabalıktan nefret eder hale geliyorsunuz. Bilmiyorum aslında, belki ben o hale gelmişimdir. Garbatella durağında inip etrafımıza bakındık Eser'le. Yine eski güzel yapılar göreceğimizi biliyorduk ama nerden geçecceğimizi bilmiyorduk. Birkaç kişiye sorduk . Kiımisi bilemedi, kimisi 'burda ne işiniz var. Gidin Trevi'yi falan görün. Buralar siize yaramaz!''ayağı yaptı ama yılmadık. Sonunda önümüzdeki ilk köprüyü geçip beklediğimiz görüntülere ulaştık. Neden bu kadar sevdik? Neden bu kadar şaşırdık? Bence daha evvel hakkında hiç bilgi sahip olmadığımız için. Gerek Aşk Çeşmesi gerekse diğer tarihi yerleri uzun uzun internette incelediğim için gitmeden, gerçeğini görünce çok heyecanlanmadım; ama Garbatella öyle değildi.İnsanlar harika evlerde yaşıyorlardı. O evlerin camından da halı silkeleyen kadınları görmek, kafede torununu almış oturup muhabbet eden kadınları ve adamı izlemek, bir euroya capuccino içmek inanılmaz iyi hissettirdi.Şayet o capuccionoyu içerken kendimi dünyanın en güzel insanı gibi hissediyordum. Sonra şurda ben şurda eser oturuyormuş mesela minvalli hayaller kurdum. Şimdi birkaç fotoğraf paylaşayım da okuyan olursa o da hak versin bana
7 Ekim 2013 Pazartesi
İçimde kocaman bir cumhuriyetle yaşıyorum sanki. Nasıl derler, bin tane ruh var içimde. Kendimce hayata böyle bağlanmışım. Tamamen kontrol mantık insanı olmama rağmen bu mantıksızlığı kendi içimde bir matematiğe döküp normalleştirmişim. Diyorum ki tüm bu ruhlara bağımsızlığını vereyim artık, benden uzak dursunlar. Ben de böyle liseli ergen gibi yazılar yazmayı bırakayım. Sonuç olarak bu sistemin kendi içimde kapitalizm gibi çöktüğünü hissediyorum. Bu kadar çoğul yaşayamam. Yoruldum, hep yorgundum. Tüm ruhlara yol veriyorumdur inşallah. Yoksa bana uyku yok, yeterince uyku...
27 Eylül 2013 Cuma
Koca yaz/ Birinci bölüm
Yolda izde ağız dolusu fikirle geziyorum. Ders anlatırken
sınıfta bir an kafama bir düşünce takılıyor ve kafamın içinde onu giriş gelişme
sonuç bölümü halinde yazmaya başlıyorum. Hayali yazma işlemi gerçekleştikçe de
içimden ‘Vay, ben bunu nasıl yazdım ki’’
diyorum. Lakin önüme sayfa açıp da işi gerçek eyleme döktüğümde bu kadar
başarılı olamıyorum. Belki de o nedenle yazamıyorum. Bilemiyorum. Bilemiyorum
demişken , sanırım bu kelimeyi en çok 18-20 yaş arası kullanıyordum. Her zaman
kendime hayret edip , bu kadar çok şeyi bilmeyip de nasıl yaşıyorum diyordum. O
sebeple ‘bilmiyorum’ kelimesine ayrı bir antipati duyuyorum.
Koca yaz geçti gitti. Deniz, Ediz geldi İngiltere’den.
Sultanahmet’te gezdik. Ediz’in gözünden İstanbul’u anlamaya çalıştık. O
şaşırdıkça biz güldük güldük. Sonra da içimize bir utanç geldi yerleşti. Gerçi
ağlanacak halimize gülmesek ne olucaktı? Zaten ağlaması burnunda gezen nane
molla tiplerdik. Buna da gülelim istedik. Ediz, Türkiye’de dilenen, dans edip
para toplayan çocuklar gördü, kendince izah edecekti ama o engin İngilizce
leksikolojisi bile buna yetmedi. Ne yapsın? Beş yaşında tertemiz İngiltere’den
geliyor. Etrafta dilenen çocuk hiç görmemiş. O şaşırdıkça biz Deniz’le
birbirimize baktık. Sonra, İstanbul’da kaldırım kullanmıyoruz tabii.
Kaldırımlar arabalar için. Bu arada şu satırları valla ironi olsun diye yazmıyorum. Öylesine
kabul ettim kaldırımların arabalar için olduğunu. Yani ‘kabul etmezsen,
yaşayamazsın’ tarzı bir iç güdüyle. Tamamen insani ve yaşamaya yönelik
hislerle. Yoksa yeminliyim buralarda ucuz ironi yapmamaya. Neyse, Ediz’i takip
ediyoruz bi taraftan. Yürüyor ama düşünceli. Bekliyoruz ama. Sonra bu
dayanamadı dedi ki bize ‘Biz neden yoldan yürüyoruz?’. Ben anlamadım tabii ve
hemen dedim ki ‘Nereden yürüyelim Ediz?’’ Bu yine sustu ve yürümeye devam etti.
Deniz yanıma gelip dedi ki gülerek ‘Gül, İngiltere’de insanlar kaldırımda
yürüyor ya Ediz ondan soruyor neden yolun ortasında yürüdüğümüzü’. Ben buna
dayanamadım başladım gülmeye. Ardımdan da Deniz katıldı bana. Kendimizi
tutmamız mümkün değil. Ediz bize baktı ve neden güldüğümüzü anlamaya çalıştı.
Biz de tam nedenini bilmiyoruz ama bir şeyler çakıyoruz. Bizim gülmemiz sona
ermeyince bize sormaya başladı nedenini.
Valla bilmiyorum demek geliyor içimden ama karşımdaki de buna tav olacak
cinsten değil. Yine de o beş yaş haliyle çok üstümüze gelmedi. Annesi ve benim
fotoğrafımızı çekmeyi teklif etti, tamam dedik. Fotoğrafımızı çekerken araba
geliyor mu diye beş altı kez arkayı kontrol ederek elbette.
Bu yazı şimdilik yarım kaldı ama yine de buraya koyuyorum.
Devamını yazıcam…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
