3 Ağustos 2016 Çarşamba

Linda

Buraya yine en son beni etkileyen bir hikaye yazmışım... Beni etkileyen bir sürü hikayeden sadece biri. Tembel bir insan olmasam buralar yaşam dolar nefes alır. Kendi hayat hikayemi çok cesur ve ilginç bulmadığımdan olacak cebimde ilginç insan yaşam öyküleriyle dolanıyorum. Linda'yla tanışmam ikimizin de İstanbul'a ikinci defa şans vermesi sayesinde oldu. Linda Avustralyalıydı, daha önceden İstanbul'da yaşamıştı ama işte sonradan birşey olmuştu, buralar ona batmıştı, sıkılmıştı memleketine geri dönmüştü. Onun anlatmasına göre. Ben de üniversitede hayattan korkmanın hata yapmaktan için için kaçmanın son aşamasına gelmiş memleketime geri dönmüştüm. Kendimi neden böylesine tüketmiştim daha 22 yaşında hala tam olarak kavrayamıyorum ama konu ben değiilim. Kendi narsist hikayemi de bir ara döner anlatırım. İşte bir şekilde ikimmiz de İstanbuk'a yeni bir şans vermeye kaar vermiştik farklı yerlerde ve büyük ihtimalle benzer zamanlarda. Linda, Avustralya'da hasita annesine bakmış ve son günlerinde onu hep olmak ve gömülmek istediği yere götürmüştü; İngiltere'ye. Bu arada benim büyük ihtimal duygusal yoğunluğunu anladığım ama yaşanma şeklini hiç kavrayamadığım büyük bir aşk yaşamıştı Kore'de; çok severek ama kendinden bir şeyler vermenin de artık zor olduğunu bilerek ve buna zarar vermekten çokça korkarak.. Bu onun ifadesiydi ve yogerçekten herşeyi çok güzel ifade ederdi. Çok ironi yapardı, dalga geçerdi ve inanılmaz güçlü ve güzeldi. Annesini gömdükten sonra Linda apar topar İstanbul'a geri gelmişti. İstanbu'un onu iyileştireceğini düşünüyordu. Hala bazı arkadaşları burda yaşıyordu. Tabii şunu belirtmek gerek; Linda laf olsun torba dolsun diye kimseyle muhabbete girmezdi. Sevdikleriyle konuşur ama özüne kadar yapardı bu işi de. Sevmediğine de sanırım selamını bile vermek istemezdi. Linda, Selma'nın bir odasını tutunca bizim yollarımız kesişti. O esnada ben de çok yazı yazıyordum;çocuklar için öyküler. Linda ise üniversitede antropoloji eğitmi almıştı ve Türklerin geç diyebileceği bir yaşta yaatıcı yazarlık okumuş, yüksek lisansını bitirmiş ve doktoraya başlamıştı. Selma ikimizin bu ortak noktasını bulunca bizi tanıştırdı. Linda iki kez evlenmişti. İki kocasını da o kadar çok sevmemişti dediğine göre. Sonra iki çocuğu olmuş ve kızıyla tam olarak iyi ilişkiler kuramamıştı. Kızı Linda'yla konuşmuyor ve yardımını istemiyordu; oysa çok ihtiyacı vardı. Linda bir şekilde kızıyla sırf torunlarının iyiliği için buluşmuş ve bir ayını da bu yavrucakları adam etmeye ayırmıştı. Yapamadı tabii.... Sonra kızı evi de yanlışlıkla yaktı ve Linda burdan oturduğu yerden hem artık ne yapayım bu kız da babasına benzerdi diyor hem de biraz para takviyesi yapayım da nasıl acaba'nın derdine düşüyordu. Oğluyla arası iyiydi. Şimdi facebook'Ta da oğlunun postlarına bakıyorum da sanki Linda konuşuyor; net ve istemediği şeyler dile getiren. postlar.

Geçen sene buralar artık Linda'ya batmaya başladı aynen bana da olduğu gibi. Yeni insan tanıma kapasitemizi ikimiz de doldurmuştuk; ama o gitmek istiyordu. En sonunda Endonezya'ya gitmeye karar verdi İngilizce öğretmek için. Burda da aynı işi yapıyordu. O sıralarda o kadar Gezdi ki ben Linda'yı TAKİP EDEMEZ HALE GELDİM. En son Avustralya'ya dönüp ordan Endonezya'ya gideceğini söyledi. İstanbul'da Baylan'da son defa buluşmamızda - bu arada birbirimize bunun asla son buluşma olmadığını gitmeden mutlaka bir kez daha buluşacağımızı söyleyip duruyorduk- Linda bana çok güzel zaman zaman da çok üzücü hikayeler anlattı. Annesini ve ne yazık ki çok zalim bulduğu babasını, annesinin son günlerini, teyzesini... Baylan'dan sonra gittiğimiz küçük kahveci de bir yandan ikimiz de gözyaşı döküyor bir yandan konuşuyorduk. Aslında bu aynen böyle olduğu için hiç abartmadan anlatıyorum. Yoksa ajitasyon Linda'nın da en nefret ettiği şeydi; ama o gün olan buydu. Linda yıllarca kendisini salak sandığı için- babası onu böyle büyütmüş ve sonra terkedip gitmişti- kimseyle tek bir kelime konuşamamış üniversiteyi kazandığı zaman da aslında o kadar salak olmadığını anlamış, şaşırmış v içindeki gücüne bizim sevdiğimiz Linda haline kavuşmuştu. Linda Endonezya'ya gittikten sonra en yakın arkadaşım hastalanmıştı ve Linda'ya uzun bir mail atmış onu sıcacık ama içime çok iyi gelen, tavsiyelerle dolu, kuyruğu dik tutmamı söyleyen mesajını almıştım. Sonra birkaç kere daha mesajlaştık, facebook'ta takip ettik derken...

Ortak arkadaşımız Deniz ağlayarak beni aradı bir afta önce. Gül, Linda ölmüş diyorlar bir baksana dedi. Maalesef doğruydu. Beyninde bir anda anevrizma oluşmuş, oğlunu aramıştı. Akabinde aynı gün bilincini kaybetmiş ve bir daha ayılamamıştı. Linda 57 yaşıındaydı ve çok güzeldi... yaşam doluydu. Belki çok klişe küçük şeylerden zevk almayı öğrenmişti. Her gün altıda kalkar tezini yazar,okur ve çok güzel örgü örerdi. Çok iyi dinler akıl verir ve mutlaka sıkı sıkı sarılırdı. Benim aklımda hep şu sahne var; Linda'ya Moda parkında buluşurduk kimi zaman. Benim hep başarısız gönül meselelerim olurdu ve yazamadığımdan şikayet ederdim. Linda'da beni dinler ve küçük küçük yani kibarca fırça çekerdi. Ben de tabii ki bu fırçaların üstü kapalı pşduğu için nice zaman sonra farkederdim  :) En son ayrılacağımız zaman yine sarılırdık. Birbirimize diğer kadın arkadaşlarımla olduğu gibi iyi gelirdik. Linda'nın ölüm haberini aldığımda keşke gitmeseydi dedim; ama çok anlamsızdı. 

Şimdi yazıyı bağlamak için son söz bulamıyorum ve ne kadar yazsam o kadar anlatamamışım gibi geliyor.Sadece çok huzurlu olmasını diliyor ve bunun için dua ediyorum.

22 Nisan 2016 Cuma

İlham verici seri 1

İnternet'ten Türkçe dersleri vermeye devam ediyorum. Bu da haliyle beni zaman zaman dinlemeye öldüğüm hikayelerin kucağına atıyor. Bence bu işi yapmayı sevmemin ve bıkmayışımın nedeni de her defasında beni içine alan insan hikayeleri, yaşam biçimleri, zaman zaman yaşadıkları coğrafyadan kaynaklanan farklı bakış açıları. Bu işi epeydir yapıyorum. Her güne bir tanesini yazsam beni bir iki ay idare eder sanırım. Bu anlatacağım daha çok taze olduğu için belki de aklımdan hiç çıkmıyor;bilemedim. Yaklaşık bir buçuk ay önce mail kutuma düzgün bir Türkçeyle ders almak istediğini, gazeteci olduğunu ifade eden bir mesaj geldi. Sadece kelime seçiimi dizilişi değil noktası, virgülü, üç noktası da yerli yerinde kullanılmış. Tamam, dedim; ancak saatleri uyduramadık falan derken biraz aksadı ders. Yanlış anlaşılmalar oldu. Bu mail trafiğinde kadın huysuz, direkt mesajlar atmaya başladı. Aslında huysuz demeyeyim, sonradan kadını tanıyınca öyle olmadığını anlayacaktım, sabırsız, hatta İngilizce'de okusam normal bulabileceğim ama Türkçe dilimiz nezaket kurallarından yoksun olduğu için çevrildiğinde ortada lök gibi duran bir kabalık,tortu kalıyordu. Bunu çok iyi ifade edebildiğimden emin değilim. Neyse, en sonunda ders günü geldi. Skype'ı açtım, otuzlarının başında genç bir kadın yatakta yatıyor. Şaşırdım. Şu ana kadar olan derslerimin hiçbirinde yatarak ders alan bir insan evladı görmemiştim. Derse başlayınca kadının ne kadar sempatik olduğunu anladım ve emaillerindeki telaşı anlamayıp ters cevap verseydim ortaya ne kadar korkunç bir durum ortaya çıkacağını düşünmek bile istemedim. Çok ciddi bir bel rahatsızlığı yaşıyordu ve çok çok uzun yıllar kalkmadan yatıyordu. Gazeteciydi; aldığı sağlık hizmetleri hakkında yazılar yazıyordu. Bir buçuk sene önce kendi kendine bir dil öğrenmeye karar vermiş. Türkçe olabilir mi acaba demiş? Youtube'dan bir video dinleyince tamam budur diye karar vermişti. Yatakta zaman zaman günde dört saat, bir saat derken kendi kendine öğrenmiş dili; ama ne öğrenme. Ben ders yaptığımız süre boyunca ağzımı kapatamadım kendimden utanarak. Kadını emailinden değerlendirip ego yüklü bir geri mesaj atsam nasıl da herşeyi batıracağımı düşünerek. Neyse, uzun uzun konuştuk. Bir saatlik ders oldu bir buçuk saat. Türkiye'yi görmeyi çok istiyorum ama mümkün olur mu bilemiyorum dedi.İnşallah dedim:) Ve kendisine son zamanlarda bana ilham veren tek insan olduğunu söyledim;yalan da değil. Şimdi ayda bir kez olmak üzere derslerimiz devam edicek. Aslında üstüne para versem iyidir.

9 Nisan 2016 Cumartesi

ıvır zıvır

O kadar uzun yazmamışım ki şimdi neyden bahsedeceğimi bilemiyorum. Kendimce yaptığım çıkarımlarımı mı anlatayım yoksa nasıl harala gürele bir okul bir özel ders ekseninde koştuğumu mu? Bazen bana yamuk yapanlarla cidden hiç konuşmak istemiyorum ama direkt olanlar değil bahsettiklerim. Böyle sinsi sinsi, ağzı başka diyen eli kolu suratı başka çalışanlardan . En nihayetinde bu fikirlerden darlanıp şu noktaya geliyorum, sen de insansın o da insan, ne bekliyorsun? Defolu yaratıklarız. Bir gün değişmesini beklemek, hatta sinirlenmek ne büyük zaman kaybı, ne büyük! İnsan işte önünde sonunda. Sinsi fikirler, olmadan oldumculuk, goygoyculuk bizim işimiz. Biri de sana denk gelmiş. Nolucak? Bırak herkes oturduğu sandığı sırça köşkünde otursun. Sen de dahil olmak üzere(yani ben) zayıfız.

Bu arada tam iyice eve yayılmışken ev sahibi çıkmamızı istedi. Kiramızı vermiyor değiliz ama ev sahibinin daha başka planları var imiş. Ablamla ikimiz evi taşıdık;koca evi. O kadar zorlandık ki... Bir yandan iş bir yandan ev ...çok stresliydi. Hatta şu güzel bahar gününde dışarı çıkmadım ki kolileri açayım diye. Ev'in tarihi çok uzun olmadığı için karşımıza sürprizli şeyler çıkmadı. Oysa ki ev taşımanın en zevkli anları kaybettiğin bir eşyayla tekrar karşılaşmaktır.

Okul çok çok yoğun gidiyor. Müdür tıpkı holding patronu gibi. Bu son dönemde çok tatlı yabancı öğretcilerim de oldu; İsveçli,İranlı,Avustralyalı...Bu insanların da cidden maceralı hayatları oluyor. Ben zaten hikaye hastası bir insanım. Nerede hikaye ben orada. Cidden öğretmenlik demek eğer açık bir insan insana çok şey veriyor. Zamanında bir arkadaşım, sen yurt dışlarını gezmeseydin senle arkadaş olmazdım demişti. Öğretmenlere gıcık oluyormuş.Şimdi yine aynısını diyen bir başkası çıksa yine öyle bön bön bakar mıyım acaba. Öğretmenlerin de cidden böyle kötü bir ünü var. Napalım?

Bu arada okulda dört tane Suriyeli öğrenciye Türkçe dersleri vermeye başladım. Sanırım yaptığım en anlamlı işlerden biri,çok seviyorum. Onlarda da tabii ki hikaye bul ve ben saatlerce dinleme potansiyeline sahip bir insanım. Çok hayata bağlı çocuklar, memleketlerine asla dönmek istemiyorlaR. Biri savaşta babasını kaybetmiş; ama kopuk değiller gerçek dünyadan. Bugün dışarıda çok güzel bir hava var. En yakın arkadaşım bu şehirden taşındı ve cidden özlüyorum.ok tuhaf. Bir dostluk kurmak için uğraşmıyorsun, frekanslarınız tutuyo ve hayat bir şekilde yolu birlikte yürütüyor. Sonra pıt değişiyor herşey. Hayat denilen şey cidden acayip biz de insanız işte. Zaman zaman karınca gibi kırılgan her anlamda. Bunu da bana acil tıp hemşiresi bir kız demişti. Uçakta tanışmıştık. O kadar kırılganız ki tıpkı karıncalar gibi demişti. Evet ya demişti, bilginin bu kadar basit oluşu ama benim hiç düşünmemiş olmama; tabii o zaman yaşım yirmi falan.Not almak iyi oluyor buraya. Aylar öncesini falan okuyunca vay be falan diyorsun. Onu demeyi seviyorum işte ben.


18 Şubat 2016 Perşembe

Anasının kızı

Annem filmleri ve dizileri oldum olası çok sever ve takip eder. Az evvel yine büyük bir dikkatle televizyondaki süper pembe Türk dizisini izlerken dedi ki,'' Valla benim bu dizilerden anladığım seviyorsan belli edeceksin'' Anneme bak! O bile anlamımış durumu. Aklım hala beş karış havada geziyorum. Hiç de anasının kızı değilim besbelli.

28 Ocak 2016 Perşembe

Bir Hindistanlı, bir Finlandiyalı,bir Türk

Bu üçlü eminim çok olmasa da bir yerlerde bir araya geliyordur. Uluslararası çalışan şirketlerde  bu gayet mümkün görünüyor; ama İstanbul'da şirketin birinde bir Türk'ün ikisine Türkçe öğretmeye çalışması sık sık karşılaşılan birşey değildir. Çoğu zaman yaşadıklarımızı komik buluyorum. Laz fıkrası gibiyiz. Aslında komik mi değil mi bilemiyorum. Bu işe başladıktan sonra ortaya çıkan farklılıklar benim için bir komedi unsuru oldu çıktı. Türklerin de içini  rahatlatmak isterim; biz Türkler herşeyde orta kararız. En azından özel hayata saygı konusunda bir Hindistanlıları geçemiyoruz. Gerçi şimdi neye göre de demek istiyorum. Bir defasında İnglizce bir kadına bu akşam ne yapıyorsun diye sorduğumda kadın kalp krizi geçirecekti. O kadar zorlandı ki cevap verirken. Yaptığı da hatırladığım kadarıyla eften püften birşeydi. Hatta bana da sanki nispet edercesine, bak senin özel bölgeni nasıl da aşıcam dercesine  aynı soruyu sormuştu. Nereden anladım nispeti derseniz, bir şekilde anladım işte; gözlerinden diyelim geçelim. Neticede şunu demek istiyorum ben istemeden kadının sınırlarını  aştım üstelik çok dikkat etmeme rağmen.

Bu Finlandiyalı ve Hintliyle olayımız çok farklı. Finlandiyalı'nın Hintliyle benim gevrekliğimize ulaşması için bin fırın ekmek yemesi lazım. Benim de Hintli'ye yaklaşmam için bu konuda aynı yollardan yürümem gerek. Geçen ders yaptığımız ofiste  ses olunca ikisine dedim ki; bu konuda ne yapabiliriz? Bir çözüm bulsak? İkisi de yüzüme ağzında yaprağı sıkışmış koala gibi baktılar. Sonra Hintli gevrekçe bu kabul edilebilir bir şey değil dedi. Finlandiyalının ne dediğimi idrak ettiğini sanmıyorum bile. Koala gibi baktı suratıma bir yirmi saniye.

En son bu hafta  Finlandiyalı derse gelemedi. Hintli'ye dedim ki bu açık ofislerde insan rahatsız olmuyor mu? . Nasıl yani, diye sordu. Hani bazen kimseyi görmek istemezsin ya, dedim. Niye istemeyesin ki dedi. Dedim ki olur ya, o gün canın sıkkındır, kimseyle göz göze gelmek istemezsin. Yoo dedi. Hatta ağzının içinden çok saçma dedi. O kısmını duymazlıktan geldim. Ders bitince beni çıkışa götürürken başka bir kapıdan içeri sızdı. Baktım beni, gel gel diye çağırıyor. Finlandiyalının odasına girmiş. Çocuğun gözler fal taşı gibi açılmış ve nasıl olup bizim böyle odasına sızdığımızı anlamaya çalışıyor. Soru soruyoruz anlamıyor, tekrarlatıyor. Detaya girmiyeyim anlıyorsun bir şekilde sınırı aştığını. Tabii ben anlıyorum. Hintlinin anlamadığından eminim. O da anlıycak bir gün benim gibi farklı ülkelerin farklı yaşam biçimleri özel hayata bakışları var. Aslında bir yandan da acıdım çocuğa. Tıpkı bana okulda bu saate kadar ne diye evlenmedin diye sorulması gibi diyicem ama onu bile şükrolsun geri pasa atıyoruz. Beni görünce de bu sefer derse katılamadım özür dilerim falan diye diye kalp krizi geçirme boyutuna geldi. Hintli en son baktığımda gevrek gevrek kimsenin iplemediği şeyler konuşuyordu.

19 Ocak 2016 Salı

Yalnızlıkla barışmak...

Geçen haftalar o kadar yoğun geçti ki fiziksel olarak bir dakika bile yalnız kalamadım ve buna çok ihtiyacım vardı. Şimdi düşününce belki yalnız kalmak değil de durmaya ihtiyacım vardı; bedensel olarak. Okuldan geldikten sonra , yemek yiyor, bulaşıkları boşaltıp yeniden diziyor, makineye çamaşır atıyor ve yemek yoksa yapmaya girişiyordum sonra da özel derse koşuyordum. Oturursam kalkamayacağımı da bildiğim için durmak istemiyordum. Bedenimi çok zorluyordum ama hareket halindeyken hiç yorulmadığımı hissetmek harika bir histi. Daha çok hareket etmek, bedensel kuvvetimi daha verimli kullanmak istiyordum. Tüm bunlar bitip durduğum zaman da tekrar yerimden kalkamıyordum. Bu sırada beynim ne yapıyordu? Beynim sürekli sürekli düşünüyor, sürekli hareket halindeki ağzıma direktifler yolluyordu; durmamacasına... Arada da bana ne kadar yalnız olduğumu fısıldıyordu. Bunu hep yaptığı için uzak olmadığım ama beni rahatsız eden  bir his.Ama son zamanlarda bana da başka bir his ve barış geldi. Neredeyse çocukluk yıllarımdan itibaren çok yoğun hissettiğim bu duyguyla barış imzaladım; nasıl yaptım bilmiyorum. Şüphesiz ki birdenbire değil, yine sürekli konuşarak.Şunun gibiydi ; koşup bir yerinizi yaraladığınızda yara tazeyse hep kontrol edersiniz ya, o hesap. Şu son zamanlarda yaranın hep orada olduğunu biliyorum ama kontrol etmiyorum. Yara aklıma gelmiyor. Barışmış hissediyorum.Acımıyor. It doesnt hurt

5 Kasım 2015 Perşembe

Hayaller Nakata gerçekler Yugo bile değil:)

İsmi lazım değil uluslarası bir şirketin  çalışanına ders vermeye gittim çarşamba günü. Neyse kapıdan beni aldı asistanı yukarı çıkardı. Tam adamın odasının önündeyim içeri giricem elim ayağıma dolaştı. Niye dolaştı? Yugo'nun  aynısı diyebileceğim bir adam gülerek dışarı çıkıyordu. Oracıkta bayılıcam zannettim. Hatta öğrencim ;' Hey Gül, are you ok?'' demesiyle kendime yine de gelemedim. Niye bu kadar heyecan yaptığımı da anlayamadım. Yugo'nun kendi fotosunu koyacak değilim görsel olarak ama birkaç tane beğendiğim Japon beyefendi ekliyeyim:)