9 Mayıs 2013 Perşembe

    Nicedir yazmadım, yazamadım. Elim gitmedi, şimdi yine depresif şeyler yazarım diye korktum. En son yazdıklarımı dönüp dönüp tekrar okudum aklım gitti her seferinde de. Niye gitti? Depresyona kendimi teslim edişime, bir süre sonra da bu sıkıntıları tek tek sevip daha çok bağlanmış olmama. Korkmuştum. Korkan her insan gibi de kızgındım. Anlamsızlığını da bilmeme rağmen çelme atamadım kafamın üstündeki bulutlara. Neyse, geçti bitti geride kaldı diyelim. Dünyanın yükünü omuzlarıma almış da değildim bu arada. Sadece hep yolunu gözlediğim dramayı kendime yaşatmakla meşguldüm. Bu arada yazarken de konusu olmayan bir şeyin içinde yine debelenip dışarı çıkamadığımın farkındayım. Paragraf değiştiriyorum. Orda neşeli şeyler yazıcam.

   Oydu buydu derken aylar geçmiş. Ben yine yabancılara Türk kültürünü dilini anlatmaya devam ediyorum. Çok çalışmadığım sürece de bundan çok zevk alıyorum. Az yaptığım her şeyi seviyorum. Boş vakit bile fazla geldiğinde  o uzun depresyonlara kucak açıyorum. Bu depresyon falan da hep kendini içten içe birşey sanmakla alakalı aslında. Neyse, dün akşam birden bire kendimi bir Japon ve Alman'a Türkiye'yi savunurken buldum. Aslında hiç ahlakım değil. Memleketimi çok seviyorum ama asla gözü kör bir savunuculuğa da girmiyorum. Kötü trafik, tacizler, kazıkçı  kaba taksiciler falan derken bu liste uzayıp gidiyor.. Şunu da söyleyeyim tabii  expatların dert anası olup, belli bir süre sonra cozutan şikayetleri de dinlemeye tahammülüm yok. Neticede medeni memleketten geliyorsun, aç bak Türkiye nasıl bir yer. Artılar, eksileri nelerdir. İnsanları nasıldır? Bunlar hep yazıyor internette. Hatta abartıla abartıla.

   Bu iki öğrenci de Türkiye'de okul hayatı çok başarılı geçen, kariyer çizgisi istikrarlı insanların bulunduğu bir şirkette çalışıyorlar. Anlattıklarına göre orada çalışan kadınlar  her gün tiril tiril takımlarla ve ful makyajla işe geliyorlarmış. Bu bizim kızların çok tuhafına gidiyormuş. Asıl onları rahatsız eden selam verme biçimleriymiş. Ağız ucuyla merhaba diyorlarmış.Bu konuya biraz yüz verdim diye devamında da şu geldi. Türkler neden sarımsağı bu kadar çok seviyormuş? Bu kızcağız sade dediğinde aşçı neden ısrarla ona sarımsaklı sos koymaya devam ediyormuş. Benim kendimi manasız depresyonlara teslim etmem kadar manasız şeyler tabii. Hatta tesadüfen okuyan da abarttığımı sanacak da az bile anlatıyorum. Ancak dün akşam bu iki kız bu konuda gerçekten zirve yaptılar. Japon öğrenciye, Türkiye'nin olimpiyatlara hazır olmadığını söylediğimde (konu geldi de söyledim) kız aldı Türkiye'yi diline bi yarım saat alaşağı yaptı. En son bi noktada dedim ki, ''Haklısın da bence İstanbul'un otobüs ağı fena değil. Hemen hemen her yere otobüs var''. Demez olaydım. Bunların ikisi başladılar çarpraz ateşe. Haklı oldukları konular da var elbette ama kendini her şeyden ayrı tutup da tamamen eleştiriye vermek de hastalık gibi. Buna tutulmuş gibilerdi. Bunlar gazlandıkça ben de gazlandım. Baktım İstanbul'un avukatı olmuşum, içimden bir canavarın çıkması çok yakın ve çok sevimsiz. Tamam dedim, ama yine de son sözü söyleyememiş olmanın huzursuzluğu vardı içimde. Kendimi toparlayıp derse başladım. En son ders biterken Japon öğrencim, şirkette kimsenin ingilizcesi iyi değil beni anlayamıyorlar derken ben dilimi ısırdım. Lakin onu anlamakta ben de çok zorlanıyordum.

19 Mart 2013 Salı

''Üzülmekten tükenmek'' söz öbeği  var mı diye google'a baktım; yokmuş. Ben buraya not düşüyorum; arayan kendini yalnız hissetmesin diye. Maalesef var öyle bir his.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Gitsem mi gitmesem mi?

İşte tüm mesele bu soruyu zihnimde ikiletmeden cevaplamak; ama ben bu konuda kendimi bir haftadır öyle hırpalıyorum ki. Bunu zaman zaman da yapıyorum işin kötü tarafı. Utanmasam bilgisayardan temiz bir word dosyası açıp artılarını eksilerini yazacağım. Niye başkasına soruyorum ki? Ben kendimi bu kadar olumsuzluyorken el ne yapsın ? Şunu okuyan da beni önemli bir karar arefesinde sanacak. İpe sapa gelmez birşey olduğu için yazmaya yüzüm de el vermiyor..Bu şimdi burda kalsın gidersem ekleme yapıcam.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Maalesef çok fazla çocukluk fotoğrafı olanlardan değilim. Hatta  bir bilemedin iki tane fotoğrafım var bebeklik döneminden . Annemin demesine göre çok çektirmişler, ancak o zamanın fotoğraf makinaları çok dandik olduğundan hepsi yanmış. Ben annemin yalancısıyım tabii. Üstüne de fazla gitmiyorum kadının bu konuda. Yalnız geçenlerde kuzenimin albümüne bakarken içinde benim de olduğum bir sürü fotoğrafla karşılaştım. Küçük ben'i o fotoğraflarda görmek inanamayacağım  kadar  mutlu edip heyecanlandırdı beni. Kuzenimle birlikte hepsini  tekrardan çekip bana bir arşiv oluşturduk. Ben de yeni çocuğu olmuş kadınlar gibi instagramlarda, facebook'larda paylaştım bebeklik hallerimi. Tüm fotoğrafları bir yana koyuyorum ama şu paylaştığım benim karakter özetimi çıkarmış gibi. Bir kere o ters giyilmiş badiye bir dikiz rica ediyorum lütfen. Ters giyilmiş! Orda sekiz ya da dokuz yaşındayım. Artık insanın kendini bildiği, toplum tarafından törpülenmeye başladığı, yani özetle ters giyilmiş, kirli kıyafetlerle insan içine çıkmamak gerektiğini bilecek yaştayım. Ancak fotoğrafa  bakılırsa bunu hiç de önemsememişim, hatta fotoğrafım da çekilmiş, ters badisi içinde neşeyle oturan küçük kıza dakikalarca hayretler içinde gülüp belgelemek isteyen bir yetişkin tarafından.  Burası sanıyorum teyzemlerin yazlığı. Biz de kuzenimle veranda da hoşbeş ediyoruz. Gerçi kendisi hala bebeklik çağında. Büyük ihtimal ben onu oyalıyorum.  Eminim ki annem, teyzem ya da babam defalarca gidip badiyi düzgün  giymem konusunda uyarmışlardır. Ben de gerçekten mülayim bir insan olmama rağmen gidip düzünü giymemişimdir; aynen şimdi olduğum gibi. Bak bugün  gelip de biri bana ''Gül kazağını ter giymişsin'' dese gidip o kazağın düzünü giymek bana ölüm gelir. Neden bu kadar önemli diye sorarım kendime. Giymişsem giymişim. Bu bizim iletişimimize niye engel diye düşünürüm içimden. Ya da yolda ağız dolusu gülmeyle düğmelerimi yanlış iliklediğim için uyarılırım. Bak bunu çok sıkı yaşarım mesela; ama bir saniyemi alacak ilikleme işini yapmam, eziyet gibi gelir bu bana. Ters iliklenmiş düğme ya da ters giyilmiş bir giysi görsem de hiçbir şekilde  uyarmam, ruhuma fazla gelir. Ne yapalım! Herkes başak burcu titizliğinde olamıyor.Belli ki ben de birşeyler ters gitmiş, kara delik olmuş, daha çocukluktan da belliymiş zaten. Şimdi okuyunca sanki bu özelliğimle övünüyormuşum gibi olmuş; değil. Hep çok eleştirilim böyle şeylere yeterince dikkat etmediğim için. Değişmeyen tek şey de cevabım olur. Ne yapayım, ben de böyleyim derim.Şimdi bir de bu fotoğrafı göstermek lazım eleştirenlere.

10 Ocak 2013 Perşembe

Bu hafta neler yaptım?

Bu hafta bol bol tatil yaptım, şimdi de okula uyum sağlamakta zorlanıyorum. Fotoğraflarla anlatmam gerekirse bu haftayı,

İstanbul'da çok kar yağdı . Sevindik. Ben yine de özel derslerimi iptal etmedim. İtalyan çifte giderken şu fotoğrafı çektim.
 Ders çıkışı eve varmam epeyce maceralıydı. Aslında eve de varamadım, arkadaşımda kaldım. Bol kestaneli, mısırlı filmli bir geceydi; The Painted Veil ve Translator'ı izledik.İkincisini hiç tavsiye etmem.












 Sabah kahvaltı yaptıktan sonra Birgit'ten gelen içi çikolata ve birbirinden güzel hediyeyle dolu paketi alınca sevincim neşem bir anda beş katına çıktı.(Paket sabah mahmurluğunu yok etmiş. Bir de paketi açarken kendimi kaybedişimin fotoğrafu var ;ama onu koymaya yüzüm elvermedi:))












30 Aralık 2012 Pazar

Kabulleniş.....vb

Şeytanın bacağını kırıyor muyum ne? Şu cümleyi yazar yazmaz, bu da ne demek diye kendime sordum. İnsan üç bilemedin beş hediye aldı diye mi kırar şeytanın bacağını? Bilemedim. Benim ki sadece bir temenni. Yazarsam sanki gerçekleşir gibi! Öyle çorbadan işte! Yalancıktan! Bu kafada devam edelim şimdi.
  Noel bana yaradı. Her gittiğim evde kekler börekler, hediyeler, kartlar. Hani Türklerin  ''ölümü gör bunu yemezsen'' ısrarı var ya, işte o yabancılarda Christmas zamanı vuku buluyor. Yemezsen darılırım. Bak bu özel kek, yılda bir kez yapılır. Bir yiyen bir de yemeyen pişman! Böyle böyle derken, dersler tabii ki daha da zevkli hale gelmeye başladı.

Ben de tüm öğrencilerime birer kart yazdım. İlk önce Türkçesi sonra da İngilizce çevirisi. Sonra da bu kart işini neden daha sık yapmıyoruz diye düşündüm kendi kendime. Yıllar evvel Selma'ya atmıştım Gorlitz'den, geçen bulmuş kartı tekrar okumuş. Ne güzel yazmışsın, dedi. Bana da çok iyi geliyor eski kartları okumak. Bu sene de kime yazdıysam çok mutlu oldu. Demek ki daha fazla yazıp kart atmalı.

Bu sene benim için tuhaf bir sene oldu. Kaybı ve kazancı eşit gibi.  Anladım ki bir şey olmuyorsa olmuyor. Üzülmeye, sıkılmaya kendini dövmeye gerek yok. Değiştiremiyorsun, kabullen bir anlamda. Yeni yıldan yüce bir gönül ve kabulleniş bekliyorum. Güzel bağlayamadım, ama olsun. Bu da böyle bir yazı olsun.

28 Aralık 2012 Cuma

Amerikan tarzı diyaloglar

Bir Türkçe dersi sonrası evlerimize dağılırken Amerikalı öğrencimle geçen diyalog.

M (öğrencim): Şimdi otobüse binmek zorundayım. Kendimi otobüse binerken çok tuhaf hissediyorum.

Ben: Nasıl tuhaf?

M: Ne bileyim! Çok fakir ve loosy

Ben: Aaa  neden?

M: Çünkü Amerika'da otobüse fakirler biniyor. Hemen hemen herkesin arabası var. Araban yoksa eksik bir insansın . Bu sebeple kendimi otobüse binerken çok kötü hissediyorum.Sen?

Ben: Bilmem. Bunun üzerine pek düşünmedim sanırım.