11 Ağustos 2019 Pazar

Sınırlı ilişki

İkili ilişkilerde, sadece sevgili değil arkadaşlık ilişkisinde de, acaba diyorum sevmekten önce sevilmeye mi çalışıyoruz  da o sebeple bu kadar çok dırdır ediyoruz. Bence öyle. Ve bu sağlıksız ilişkilerin de temelini oluşturuyor. Çok yorucu bir kere. Yeter ki karşımdaki o insan bizi sevsin,  arkadaş olsun. O sevsin de ben onun beni ne kadar kırdığını söylemem, kırılmıyormuş gibi yaparım. Sonra da ortaya dağ gibi ''ben onu bu kadar seviyorum da o bana niye böyle davranıyor?'' probleminiz çıkar. Hayır siz onu sevmiyorsunuz. Önceliğiniz sevilmek. Ama hali hazırdaki halinizle sevileceğinize olan inancınız da sıfır. O kişinin sandığı kişi olarak sevileceğinize inanıyor, onun fikirlerinizi üstünüze giyiniyor, her dediğini onaylıyor ve bir gün dalga dalga üstünüze gelecek sizi mahvedecek sinir harbinizi de hazırlıyorsunuz. Haliyle başka bir kişiye de büründüğünüz için siz diye bir şey ortada yok.Kafası karışmış ikili bir delilik içindesiniz.  Kendi özgün karakterinizle hayal kırıklığına uğruyor ve size haksızlık yapıldığını düşünüyor, bir açıklama istiyorsunuz. ama hakkınız yok. Kimseye göstermediniz ki bu karakterinizi? Siz sevmeye ne kadar açıksınız? Bir sorun kendinize ben bu insanı seviyorum diye. Kendini ne kadar az gösterirsen o kadar azseviyorsun karşındakini de. Kimse suçlu değil ama illa da ben bir tane bulucam diyorsanız uzaklarda aramayın. Suç sizde

Burdaki sizlerin hepsi tabii ki ben; ama yazı öyle gelişti.

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Nil takipte ama kimi?

Nil Karaibrahimgil uzun zamandır kafamı kurcalayan bir mevzu. Şarkı sözlerini hatta bazı şarkılarını seviyorum. Bazı yazılarını da çok beğenerek okuduğum oldu. Instagramı keşiflerle dolu, her gün yeni yaşam öğretileri. Hepsini kabul ediyorum. Ama cebinde paran yokken, ayın 15’i gelene kadar tüm maaşını harcadıysan(giderlerinden ötürü), ödemen gereken faturaların seni bekliyorsa hala hayatı nasıl tüm kuvvetinle kucaklayabilirsin? Evet yaşam hakkında itici bir güce hepimizin ihtiyacı var ama karnın açsa tüm bu öğretileri alıp da nasıl hayatına uygulayabilirsin?

Hiçbir politik duruş yok. Hiçbir aktivizm yok. Kimi destekler bilmiyoruz. Eşi Akp’yi destekliyor onu biliyoruz. Hiç çatışmıyorlar mı mesela? Bunu bilmiyoruz. Dünya değişiyor. Nil Karaibrahimgil de bunu hep vurguluyor ve genç kızlara ‘biz de varız, burdayız’’ mesajları veriyor ama kızların en çok ihtiyaç duyduğu şey aktivizm değil mi? Kuru kuru bir ‘Kız gibi yap’’mottosuyla bu işler bu kadar basit mi? En yakın arkadaşı Elif Şafak Londra'da, bu konuda tek bir yorumu yok. Etliye sütlüye kesinlikle dokunmak yok. Oysa ki bu da abartılıp parlatılacak bir mesele en özünden. Tüm bunlar bana yüzeysel geliyor. Belki de anlayamıyorum cidden. Çünkü instagramına bakıyorum tek bir tane biraz da güncelden bahset diyen yok. Yeteneğine sözüm yok ama haksızlıklara ses çıkaran  azıcık da olsa risk alıp her şeye rağmen çoğunluk tarafından sevilmemeyi göze alabilen bir sanatçı genç kızlara daha iyi bir örnek değil mi?  Çünkü bazen çevren yoksa bazen de cebinde paran hiçbir şeyi abartıp parlatamıyorsun. İşte parlatan da birkaç tane. 

30 Temmuz 2019 Salı

Beş dakika

Ömrüm boyunca benim için bir dersi konuyu çalışma ona tek bir seferde bol zaman ayırmakla eş değer. Şunun gibi,  İtalyanca öğreniyorsam en azından bir iki saatimi ona ayırıp başından hiç kalmadan çalışmak. Başarıyı da hep bunun getirdiğine inandım. Belki de yanıldım. Çünkü çalıştığım insanlara bakıyorum. Asla yeni öğrendikleri Türkçe'yi çalışırken yirmi dakikalarını ayıracak zamanları yok. Belki gün içinde toplam yarım saat beşer dakika ayırarak bakabilirler. Öyle de yapıyorlar ve altı ay içinde temel düzeyde öğreniyorlar dili.

Bunun en yakın örneğini yine bir öğrencimde gözlemleyince ben de denemeye karar verdim. Adam altı ayın sonunda o beş dakikalık çalışmalarla temel düzeyde kendini ifade etmeye başladı. Yaş 57. O arada bulduğu beş dakikalık Türkçe saatine adam altın muamelesi yapıyor ve de hiç kaçırmıyor. Benim hayatıma sosyal medyanın da etkisiyle bol bol beş dakikam var ama asla kendimi hazır hissedip de verebileceğim 1 saatim yok. Bir de ama o şeyin üstünde 1 saat durmazsam öğrenmem algım da var. Neyse şimdi bulduğum o beş dakikalarda ben hemen bir testin başındayım. Bir soru, iki soru artık neyse çözüyorum. Hiçbir şey yapmamaktan iyidir.

7 Haziran 2019 Cuma

O anı dondurmak istedim.

Bayram sebebiyle memleketimdeyim. Normalde bayramda pek gelmiyorum; ancak yakın zamanda teyzemin kaybı, annemin içine dönmesi ve benim de gerçekten çok üzgün olmam ve memleketimi özlememden kaynaklı geldim. Teyzemin kaybı üzerine de yazmayı çok istiyorum ama başına oturamadım. Teyzem hastaydı ve sanıyorduk ki bu kaçınılmaz sona hazırlıklıyız; tabii ki bilinçaltının da fırsat buldukça fısıldadığı gibi değilmişiz.Teyzemin açtığı boşluk kocaman. Gülüşü bakışı esprileri, korktuğunda üzüldüğünde mahsun bakışları... Egosuz, alınmaz, küsmez haliyle pencere kenarından denizi izlerken ve çayını yudumlarken, ohhh boğaz'a bakarak çayımı içiyorum derken o anın içinde , tüm dikkatiyle ,var olduğuna eminim.

Komik gelebilir ama ben de bu anı yaşa, hisset mottosunu üç hafta önceye kadar   anlayabiliyor muydum? Anlamıyormuşum. Önemli olduğunu hissediyordum belki ama kalbi duygularla yaşıyor muydum? Hayır. Bu tatilde annemle babamla yan yanayken, birlikte kahvemizi yudumlarken oradaydım,mutluydum. Çok sevdiğim teyzemin ölümü bunu benim gözüme çarpmıştı. Dinledim dinledim, çay içtim yürüdüm. İmkansız değilmiş yani, anladım.

Bugün annemle yürüyüş yaparken bir anım geldi aklıma. Mahalle kültürü olan bir mahallede büyüdüm. Tüm komşular bir birini tanır, kimisi akraba kendi içlerinde güzel anlaşan insanlardı. Çok oyuncuydum. Gecel 12'lere kadar eve girmez, eve girince sızan bir çocuktum. Annelerimiz bazen denize götürür. Orda öğlene kadar yüzdürdükten sonra mahalle komşumuzun çiftliğine yürüyerek çıkardık. Yine böyle bir gün, üstümüze denizden katran bulaşmış, duşun altında kendimizi çaresizce temizlemeye çalıştıktan sonra yine o uzun yokuştan öğlen 12'de yürümeye koyulduk. Geldik, sohbetler, yemekler. Çok net olmamakla birlikte aklımda kalan anıların verdiği hisler;mükemmeldi. Sonrasında çocuklar yakan top oynamaya başladık ve o sıralar büyük ihtimal kırklı yaşlarda olan annelerimiz de bize katıldı. Çok güldük,çok eğlendik, anneleri büyük ihtimalle moruk gördüğümüzden onların can hıraş vurulmamak için koşması bizi gülme komasına sokmuştu. ya da bir şeyi birlikte yapmanın neşesi, suç ortaklığı. O anda arkadaşımın annesinin koşmasını bizim hep beraber gülmemizi dondurmak istediğimi hatırlıyorum. Yaşım 11'di ama o anın bitmesini hiç istemedim, çok yoğun bir neşe hissettim. O anı dondurmak istedim ama dondurmak istediğim anı unutmuşum. Bugün denizde üzerimize nasıl da katran bulaşmıştı derken  anılar kafamda birikiverdi. Cennet içinde boşlukları da olsa insanın çocukluğu diye düşünüyorum. Ölünce de oraya gittiğimize dair naif bir hisle kalbimi dolduruyorum.

15 Nisan 2019 Pazartesi

Günlük

Elim yazmaya gitmiyor ama ufak da olsa bir şeyler koymak istiyorum buna. Bundan sonra gün içinde takıldığım, güldüğüm, gördüğüm, dilediğim olaylar insanlar etkinlikleri kısaca paylaşıcam. Kendime de bir hatırlatma



Birincisi; Ben ve öğrencim Marco'nun bir whatsapp konuşmasının ekran görüntüsü. Görüldüğü gibi o Türkçe soruyor ki bu yapıyı öğrenmek ve kullanmak zordur. Öğrenen de mıyız, miyiz'i ayırmaz. Peki benim cevabım? Tabii ki İngilizce. O da tabii buna hiç takılmamış. Ben dikkatini o yöne çektiğimde de güldü ve ben Türkçe konuştuk sandım dedi. İşte bu diyalog benim dağınık kafam hakkında bir bilgi versin





İkincisi ise Pazar günü gittiğim bir oyun hakkında. Oyuna tek başıma gittim. Biletimde j11'i J1 okumuş ve yanlış yere oturmuşum. Üç tane 60-65 yaşlarında kadın J1'i arıyorlar ve onlara yardım etmeye çalışıyorum. Anlaşıldı ki yerlerine ben oturmuşum. Ay bu ablalar gülmekten öldüler Ay canım yazık yardım da etmeye falan çalışıyor diyorlar,duyuyorum. Ay vallahi sinir oldum . Neyse, oyun çok güzeldi. Arkadaş ortamında konuşulan konular, Türkiye'den ayrılınca önüne gül bahçesi sunulacağını sanan insanlar, ama barda dans ederken bile senin yarın kadar okumamış bir Avrupalının sana kulaktan dolma bilgiyle Türkiye'nin Suriye politikasını sorması, Avrupa'yı yüceltmesi, kadın olma durumları. İşte hepsi bu oyundaydı. Arada kalmış meselelere bir de dışarıdan bakmak isteyenler için gidilesi.  Adı: Berlin Zamanı
Fiyatı 55 tl. Öğrenciye 35. Yer ; Oyun Atölyesi






17 Şubat 2019 Pazar

Şubat ayı

Şubat ayı epece zor geçiyor. Okuldan bir öğretmenin ansızın da gitmesiyle onun ders saatleri mevcut öğretmen sayısına bölüştürüldü. Bunun neticesinde de benim üzerime de hiç istemediğim yedi saat kaldı. Giden arkadaşı sevmezdim, sinsi bulurdum. Bir sene benim küçük çocuğum var öğleden sonra ben bakıcam deyip tüm planı kendine göre yaptırdı. O senenin tatilinde yapılan piknikte karısını başka bir öğretmene, bu sene eşim çalıştı öğleden sonraları bir kursta, kayın validem de çocuk baktı demesini ben kulaklarımla duydum.O sene ben de ekstra çalışamadığım için maddi sıkıntılar çektim. I daha çok kazansın diye. Bu çok kişisel bir şey. Neticesinde bir iki olaydan sonra daha bu adama puanını verdim. Benimle birlikte  birkaç kişi daha böyle hissetti elbette. Ama gidince herkes pek üzüldü. Açıkçası ben üzülmedim bunu da açıkça dile getirdim. Politik olamıyorum. Ama o da gitti ne iyiydi diyene, noolcak ki, çok da mühim değil  diyorum. Karşımdakiler nasıl yani diyor. Super şahane dürüst bir insan olduğumdan da yapmıyorum bunu. Başka türlüsünü yapamıyorum. Belki azıcık olsun sevdiğim biri olsa belki ben de o role girerdim, bilmiyorum.

Şubat ayı genellikle mesleğimle ve sağlığımla ilgili pürüzler yaşattı bana. İlk defa bir yabancı öğrencimle bir orta yol bulamadık. Fransız üst düzey bir yöneticiyle yaptığım derslerde ne kadar çabalasam da adamla düzgün bir iletişim kuramadım. Ardında da koyver gitsin dersi bıraksa da rahat etsem dememle birlikte adam dersi bıraktı. Şöyle bıraktı. Şirket karısının ders parasını vermiyormuş. O da haklarını kadına devretti. Şayet kadın Fransızca dışında dil de bilmiyormuş. Bunu başta biraz başarısızlık atfettim. İletişim başarısızlığı ama bana göre daha ilk tökezleme de dersi bırakmalıydım. Bunu dersler bittikten sonraki rahatlamamdan sonra farkettim. Bazen can sıkacak kadar sabırlı olabiliyorum. Olabiliyorum da ne oluyor? Tamam özel hayatın gizliliğini biliyorum da sarı yeleklileri sorunca (fransa'daki olaylar) sanki yüzüme küfredermiş gibi bakan bir adama da sabretmek biraz gülünç bir çaba. Ne var hepiniz Türkiye hakkında yorum yapıyorsunuz. Biz bir şey diyor muyuz? Başka bir öğrencinin köpeklerini Türkiye'ye nasıl getirdiğini söyledim diye adam bana dedi ki ''Benim hayatımı da başkalarına mı anlatacaksın? Bunu kabul etmiyorum. Kaldı ki o adam gitmiş kendisi de anlatmış bunu.

Aslında şu olayı da anlatırken beni bu adar rahatsız ettiğinin farkında değildim. Ayrıca olayı da biraz mahalle karısı tadında da yazdığımın farkındayım. Oradan kendime şu noktaya geldim; neden bırakamıyorum?

Bu adam daha şu iki hareketi yaptığı anda tamam bu ders bitsin diyemiyorum. Yeni bir öğretmen bulmaları beş dakika? Şöyle bir ilkem var, kafama kim kazımışsa ''Başladığın işi bırakma, kimseyi yüzüstü bırakma'' Bırakma da ya ben? Bu konuyu terapide çalışmam lazım. Ben bu bırakamama meselesi yüzünden ne eziyetçi sevgiliyi bırakabildim ne de sürekli ağlayan ama senin derdine gelince dinlemeyen arkadaşa yüz çevirebildim.

Ben terapiden sonra bunların pratikle gelişebileceğine inandım. Yanlış olduğunu fark ettiğim bir davranışımı değiştirme pratiğini şöyle yapıyorum. İlk önce kendimi o hatayı yaparken ya da yapmak üzereyken fark ediyor ve ağır çekimde te ağır çekimde kendimi koltuğa kelepçelenmiş gibi hayal ediyorum. Aynı davranışa yönelmemeye gayret ederken resmen ter döküyorum. Ağzımdan çıkacak bir saniyelik bir kelime için nefesim daralıyor. Neticede yapmıyorum bana zarar veren otomatiğe aldığım o hareketi. Bazen de yapıyorum. O anda kimsenin benim için ne büyük bir adım olan şeyi yapmadığımın farkında olduğunu sanmam; ama ben nefes nefese kalıyorum.
Acilen bu bırakma meselesi için de egzersiz olayına girmeli ruhumu biraz olsun rahatlatmalıyım.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Bazı günler....

Bazı günler o kadar üzgün oluyorum ki... Özellikle de çok çalıştığım günlerde. Bugün ne yaptım diyorum. Bu arada öğretmenim. Yoran ders anlatmak değil şüphesiz. Bir projenin peşinde koşmak, hazırlık yapmak, öğrencileri organize etmek. Gün sonunda çocukları eve anlatılacak hikayelerle yolladığımı biliyorum. Bu bir parça iyi geliyor. Misal bugün ''spelling bee'' yarışması yaptık. Çok heyecanlandılar, alkışladılar. Küçük robotlar gibi benim talimatlarımla hepsi etkinlik bittikten sonra sandalyalerini kaldırıp yerine koydu. Yenilenler ağlamamak için kendini zor tuttu. Eskiden pek etkilenmezdim böyle şeylerden ama artık ben de onların  yenilgi kabul ettikleri şeyler karşısında üzülüyor ve ağlamamak ya da derin derin üzülmemek, bir kapıya bacağıyla tekme atamamak için harcadıkları enerji karşısında şaşkınlığa kapılıyorum. Yarışmayı takibi bırakıp o çabayı izleyesim geliyor. Oscarlık bir oyunculuk taşıyor içinde.

 Her ne kadar sonuçta iyi şeylere sebep olsam bile çok yorulup üzülüyorum. ve ben de bu üzüntümü saklamak çenemi kapatmak, şikayet etmemek için çok çaba sarfediyorum. Zaten özellikle böyle kurumsal yerlerde, özellikle de devlet çatısı altında, aile kurumunun bir zırh gibi korunduğu, yerlerde artık yaşı ilerlemiş bekar kadın olarak çalışıyorsan çeneni tutacaksın ki çevrendeki aileden sorumlu kadın erkek güvenlik görevlileri bu kadın da evlenememekten kafayı sıyırmış demesin.